Şimdi vatansever şehirliler bu yalancı kulübelerde, yalancıktan harap olmuş tenhalık yerlerinde, yalancı mezarlar arasında içerek, dans ederek, sevişerek eğleniyorlardı. Çünkü hepsi de tabiatın aşığı ve Jean Jacques’ın öğrencisiydiler. Kalpleri aynı suretle duygulu ve felsefeyle doluydu.
Sırtüstü yatarak şimdi yukarıya, bulutsuz gökyüzüne bakıyordu. “Bunun yuvarlak bir kubbe değil, sonsuz bir boşluk olduğunu bilmiyor muyum? Ama gözümü ne kadar kıssam, bütün dikkatimle baksam da onu yuvarlak ve sınırlı görmemek elimde değil, sonsuz bir boşluk olduğunu bildiğim halde kesinlikle mavi bir kubbe olarak görmekte kuşkuya yer bırakmayacak şekilde haklıyım, onun ötesini görmeye çalıştığım zamankinden daha haklıyım.”
Düşünceler onu kuşkuya düşürüyor, neyin gerekli olduğunu, neyin olmadığını görmesini engelliyordu. Düşünmeyip yaşadığı zamansa içinde iki olası davranıştan hangisinin iyi, hangisinin kötü olduğuna karar veren yanılmaz bir yargıcın varlığını sürekli hissediyordu; davranması gerektiği gibi davranmadığında da bunu hemen hissediyordu.