Önce bu iki tekne, sonra kendisiyle Kristof Kolomb arasındaki benzerliğe şaştı. Cenevizli gemici Hindistan’a varacağını sanarak yola çıkmış, Amerika’ya ulaşmıştı. Kamil Bey ise İstanbul’a gittiğini kesinlikle biliyordu, ama doğduğu şehri nasıl bulacağını katiyen kestiremiyordu.
Amerikan mandası, Madrid elçisi için, -hele Yunanlılar İzmir’e çıktıktan sonra- biricik kurtuluş umudu olmuştu. “Bu vartayı atlatmaya bakacağız! Padişah, halife, bir de başkent kurtuldu mu gerisi kolay,” diyordu. Nasıl kolaydı gerisi? Memleketsiz, milletsiz padişah, halife, başkent neye yarayacaktı? Sonra yeniden toplanmak…Bunu düşünmezler mi düşmanlar? Toplanma imkanı verecek boşluklar, dayanaklar bırakırlar mı?
Yarın belki öleceklerdi. Belki çoluk çocuk, en kıyıcı düşmanlarının eline geçip esir pazarlarında satılacaktı. Öyleyken ikisinin de kılı depreşmiyordu. Uçların değişmez yasasıydı bu…“Tam soluğun genişledi sanırsın, bela bindirir.”