Ben de pek çok insan gibi Sylvia Plath’i intiharıyla alakalı bir yazı okuduktan sonra tanıdım. Yazıda iki tane de çok mutlu gözüktüğünü düşüneceğimiz fotoğraf vardı. Öyle gülen bir insanın içinde neler olup bittiğini merak etmiştim ve psikolojiye de duyduğum naçizane merakla, kitabı Sırça Fanus’u okuyacaklarım listesine koymuştum. Aylar sonra Gilmore Girls’teki Rory’nin de okuduğunu gördükten sonra, sonunda okumaya karar verdim.
Kitap yarı otobiyografik olarak geçiyor ve temelde iki ana bölüme ayırabiliriz. İlk bölümde ana karakterimiz Esther, bir hikaye yarışmasını kazanarak New York’taki ünlü bir dergide diğer kazananlarla birlikte staj yapma ve türlü etkinliklere katılma fırsatı buluyor. Bu kısımda mental rahatsızlıkları daha geri planda, genel olarak etrafını incelemesi ve geri dönüşlerle geçmişinde önemli bir yer etmiş olan Buddy Willard’ı ve üniversite hayatını görüyoruz. Bu bölüm benim çok hoşuma gitti; New York ışıkları altında dolaşıyor gibi hissettirdi. Neden bilmiyorum ama Constantin ile geçirdiği gece de en çok kafamda yer eden bölümlerden oldu. Genel anlamda eski bir filmdeymişim gibi hissettiren bir bölümdü. Tabii bir yandan da kendi içine dönüşleri, yaptıkları ve düşünceleri üzerine düşündüklerini okuyarak aslında nasıl sırça bir fanusa girdiğini de gözlemliyoruz.
İkinci bölümde ise karakterimiz tam anlamıyla o sırça fanus içerisinde, boğuluyor. Eve, annesinin yanına dönmesiyle kendini oldukça güçlü gösteren rahatsızlığı, o dönemlerde psikolojik rahatsızlığı olanlara yapılan muameleler, “deli” olarak görülmesi, yapılan sözde “tedaviler” ile dolu bu kısım, çok etkileyiciydi. Hissettikleri oldukça duru ve saf, ama kalbe dokunan bir dille yazılmıştı.
Genel anlamda beğendiğim bir kitap oldu, dili çok güzeldi, hissettirdikleri ve düşündürdükleriyle de beni