Eski bir Judy Collins șarkısı aklıma geldi: "Çok fazla sıkıntılı zaman...Çok fazla kötü gün... Ama eğer, bir şekilde. Sıkıntlarını toparlayıp bana verebilirsen... Onlardan kurtulursun... Onları nasıl kullanacağımı biliyorum... Hepsini bana ver."
Irvin D. Yalom’un Aşkın Celladı ve Diğer Psikoterapi Öyküleri, bir psikoterapistin danışanlarıyla kurduğu ilişki üzerinden ilerleyen on gerçek öyküden oluşuyor.
Hepsinin ortak noktası varoluş sancısı ile ince bir çizgi ile ayrılması gereken işlenmemiş psikolojik sorunlar. Her biri, insanın aşk, kayıp, ölüm, yalnızlık ve anlam arayışıyla kurduğu karmaşık ilişkinin bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Yalom'un dili sade ve samimi. Klinik gözlem ve varoluşsal sorgulama içerisinde yer alan hasta öyküleri okuyucusundan interaktif bir katılım bekliyor.
Bence kitabın en tartışmalı ve bilirleyici sorusu şuydu;
Varoluşsal kriz mi yaşiyoruz, yoksa psikolojik sorunların varoluşçu dil arkasına mı saklıyoruz?
Çünkü modern bireyler olarak en büyük eğilimimiz, yaşadığımız duygusal düzensizlikleri doğrudan görmek yerine onları kavramsal olarak büyütmeye meyilli olmamız. Bu yüzden “Boşluk”, “anlam kaybı”, “varoluş sancısı” gibi ifadeler, çoğu zaman çözülmemiş deneyimlerin üzerine çekilmiş estetik bir perdeye dönüşebiliyor. Derinlikten çok, sofistike bir kaçış biçimi olsa da; Bu iki olgu, birbirini sisli bir alanda bırakan, zamanla birbirini değiştiren ve yeniden yapilandiran bir süreç. Yalom'un yaptığı ise bu iki köprüyü yumuşak bir şekilde birbirine bağlamak. Büyük resmin içerisinde doğru ayrım yapmaya çalışmak.
Artık biliyoruz ki; ağır bir travma yaşadığımızda beyin (özellikle amygdala ve hipokampus) olayı normal bir anı gibi saklamaz. Yoğun korku ve stres altında hafızamız parçalanır. Bu yüzden olaylar kopuk sahneler, beden dili veya yoğun duygular olarak kalır. Süreçler ise anlamlı bir anlatıya dönüşmez. Süreç beynimizin bilinçsiz ama işlevsel olarak tam bağlamayı sürekli ertelemesi sonucunda, bir tekrar, boşluk hissi ve neyi neden yaptığımızı bilmediğimiz bir çıkmazın