"Dinle Martin, galiba artık gelmeyecek," dedim sonunda.
"Nasıl açıklıyorsun bu durumu? Kız bize Tanrı'ya inanır gibi inanmıştı."
"Evet," dedim, "işin en kötü yanı da bu ya. Bize fazla inandı."
"Ne olmuş inandıysa? Belki de sen inanmamasını isterdin, öyle mi?"
"Bu kuşkusuz daha iyi olurdu. Çok aşın bir inanç en kötü müttefiktir." Bu fikre kendimi kaptırarak, bir söyleve giriştim: "İnsan bir şeye harfi harfine inandığında, inanç o şeyi saçmalığa iter. Bir politikanın gerçek savunucusu, politikanın safsatalarını hiçbir zaman ciddiye almaz, yalnızca bu
safsatalar ardında gizlenen pratik amacları ciddiye alır. Çünkü politik klişeler ile safsatalar biz onlara inanalım diye yaratılmamışlardır; onlar daha çok örtük olarak benimsenmiş mazeretlerdir. Onları
ciddiye alan safdil kişiler bu klişelerde ve safsatalarda er geç çelişkiler keşfedecekler, isyan etmeye
başlayacaklar ve sonunda rezilce birer sapkın ya da dönek olup çıkacaklardır. Hayır, aşırı bir inanç hiçbir zaman iyi bir şey getirmez; yalnızca dinsel ve politik sistemlere değil, bu küçük genç kızı
çekmek için başvurduğumuz kendi sistemimize bile."
"Seni artık anlayamıyorum," dedi Martin.