"Nesin Sen, Tanrım?" diye düşünüyordum öfkeyle. "Sana inancını, öfkesini, başkaldırısını, haykırmaya gelen bu acılı kalabalığa kıyasla nesin Sen? Tüm bu zayıflığın, bu bozulmanın ve çürümenin karşısında Yüceliğin neyi ifade ediyor, Evrenin Efendisi? Bu hasta zihinleri ve sakat bedenleri hâlâ bulandırmak neden?"
(...)
Neden, ama neden Tanrı'nın adını yüceltecekmişim? (...) Çukurlarda binlerce çocuk yakıldığı için mi? Sabat ve bayram günleri de dahil, sabah akşam altı ölüm fırını çalıştığı için mi? O her şeye kadir gücüyle Auschwitz, Birkenau, Buna ve diğer pek çok ölüm fabrikasını yarattığı için mi? Gece gündüz işkence görmemiz, anne babalarımızın, kardeşlerimizin fırınlarda nasıl yakıldığını görmemiz için tüm kavimler arasından bizi seçen O'na nasıl "Yüce Tanrım" diye seslenebilirdim ki? Sen ki mabedinde boğazlanmamız için bizi seçensin, Adını kutsayabilir miyim?"
(...)
Adem ve Havva Sen'i hayal kırıklığına uğrattığında onları cennetinden kovdun. Nuh'un kuşağı hoşuna gitmediğinde Tufan'ı getirdin. Sodom'a merhamet etmez olduğunda gökten ateş ve kükürt yağdırdın. Fakat hayal kırıklığına uğrattığın, işkenceye maruz bıraktığın, boğazlattığın, ölüm fırınlarına yollattığın tüm o adamlar ne yapıyorlar? Sen'in önünde dua ediyorlar!"
(...)
Eskiden yılbaşı tüm hayatıma hükmederdi. Günahlarımın Tanrı'yı üzdüğünü bilir, beni affetmesi için O'na yakarırdım. Eskiden dünyanın kurtuluşunun tek bir hareketime, tek bir duama bağlı olduğuna derinden inanırdım.
Bugün artık yakarmıyorum. Artık inleyemiyordum bile. Tam tersine kendimi oldukça güçlü hissediyordum. Suçlayandım. Ve suçlanan: Tanrı. Gözlerim açıktı ve yalnızdım, ne Tanrı ne de insanın olduğu bir yerde korkunç bir biçimde yalnızdım. Ne aşk ne acıma vardı. Artık külden başka bir şey değildim fakat kendimi Tanrı'dan daha güçlü