GECE
"Bu kitabı neden yazdım?
Delirmemek için."
Yıl 1944. Yer: Auschwitz toplama kampı. Hayvan vagonlarına balık istifi gibi doldurulan Yahudiler… Çocuklarını arayan anne babalar, anne-babasını ve kardeşlerini kaybetmiş çocuklar… Çığlık, korku, panik ve karmaşa... Zayıf ve hasta olanlar gaz odalarına, çalışabilecek durumda olanlar ise yaşamak uğruna birbirini ezmeye mecbur bırakılıyor. Auschwitz; ölüm çukurları, eleme geceleri, tecavüzler, açlık ve dehşetle anılan bir yer.
Kitabın önsözünde Elie Wiesel şöyle der: “Söyleyecek çok şeyim vardı ama onları anlatacak kelimelerim yoktu.” Bu cümle, Gece’nin bütün duygusal yükünü taşıyor aslında.
Gece, Nobel Barış Ödüllü Elie Wiesel’in, ailesiyle birlikte önce Auschwitz, ardından Buchenwald toplama kamplarında yaşadıklarını anlattığı otobiyografik bir eserdir. Okudukça keşke tüm bu anlatılanlar kurgu olsaydı demekten kendinizi alamıyorsunuz.
Nazi Almanyası, Hitler, Holokost ve Yahudi Soykırımı üzerine çok sayıda kitap okumuş, film izlemiş olabilirsiniz. Gece’yi farklı kılan şey, bu korkunç dönemin 14 yaşındaki bir çocuğun gözünden aktarılmasıdır. Kurgu eserlerde yazarın abarttığını düşünebilir, anlatıcının tarafsızlığına kuşkuyla yaklaşabilirsiniz. Ancak Elie Wiesel’in yaşadıkları gerçektir; ailesini, inancını, çocukluğunu bu kamplarda kaybetmiş bir çocuğun tanıklığıdır bu.
Babası yanı başında can verirken korkudan tek kelime edemeyen bir çocuğun hikâyesi… Kurtulduğunda sadece ailesini değil, Tanrı’ya olan inancını ve insanlığa olan güvenini de yitirmiştir. Elie, o kamplardan sağ çıkan binlerce çocuk gibi ruhunda kapanmaz yaralarla hayata tutunmaya çalışmıştır.
İnsan, kendi seçmediği bir aidiyetten dolayı nasıl sorumlu tutulabilir? Yahudi olduğu için çocukların, kadınların, yaşlıların yok edildiği bir dünyada, bu soruyu