Spoiler içerir.
Bu kitabı okurken asıl trajedinin Tess’in başına gelenler olmadığını fark ettim. Asıl trajedi, Angel Clare gibi bir karakterin hâlâ “iyi niyetli”, “zamanının ilerisinde”, “trajik bir erkek” olarak okunabilmesi. Tess of the d’Urbervilles bir aşk romanı gibi başlayabilir, ama ilerledikçe çok daha rahatsız edici bir gerçeği açığa çıkarır: Kadınların hayatını mahveden şey çoğu zaman açık kötülük değil, ahlaklı görünmeyi seven erkeklerdir.
Angel Clare romanın başında umut gibi sunulur. Ailesinden farklıdır, düşünür, sorgular, köylü bir kızla evlenmekten çekinmez. Okur da Tess de aynı yanılgıya düşer: Bu adam “farklıdır”. Oysa Angel farklı değildir; sadece hiç sınanmamıştır. Hayat ona şimdiye kadar gerçek bir bedel ödetmemiştir. En küçük krizle karşılaştığında da bütün ilericiliği, bütün duyarlılığı, bütün aşk söylemi bir anda buharlaşır.
Angel Tess’i sevdiğini söyler. Ama bu sevgi Tess’in bir insan olarak varlığına değil, onun bir fikre indirgenmiş hâlinedir. Tess sessiz kaldığı, uyum sağladığı, geçmişini bastırdığı sürece sevilir. Gerçek ortaya çıktığında Angel’ın sevgisi bitmez belki ama anlamsızlaşır. Çünkü Angel için sevgi, sorumluluk almak demek değildir. Sevgi, kendini iyi hissettiği sürece vardır.
Kendi geçmişini “48 saatlik bir hata” diye küçültebilen bir adamdan söz ediyoruz. Bu cümledeki rahatlık başlı başına her şeyi anlatır. Angel’ın günahı bir anıdır; Tess’inki bir hayattır. Angel’ın hatası deneyimdir; Tess’inki kimlik. Erkek için günah geçicidir, kadın için damga. Angel bunu sorgulamaz bile. Çünkü onun ahlakı adalet üretmek için değil, kendini temize çıkarmak için vardır.
Üstelik Angel’ın lekesi, Tess’inkinden çok daha risklidir. Angel soyludur, adı sanı bellidir, bir ailesi, bir çevresi ve bir mirası vardır. Geçmişte birlikte olduğu bir