Bu hikâyede beni en çok acıtan şey aşk değil; kadının kendini yavaş yavaş silmesi. O kadar seviyor ki, var olabilmek için sevilmeye bile ihtiyaç duymuyor. Sadece uzaktan bakmak, hatırlanmak ihtimali bile ona yetiyor. Bu çok sessiz bir çaresizlik.
Kadın aslında adamı değil, onunla kurduğu hayali seviyor. Adam gerçek biri; kusurlu, bencil, dalgın. Ama kadın için o, hayatın anlamı. Bu dengesizlik baştan sona hissediliyor ve insan okurken şunu fark ediyor: Sevgi, tek taraflı kaldığında yücelmiyor; insanı eksiltiyor.
En vurucu tarafı şu: Kadın mektubu yazarken bile bir şey talep etmiyor. Ne sevgi, ne pişmanlık, ne açıklama. Sadece bilinmek istiyor: “Ben vardım.”
Adamın mektubu okurken yaşadığı şok bile geçici; çünkü bazı insanlar başkasının iç dünyasında ne kadar büyük yer kapladığını asla fark edemez. Bu da kitabın en gerçekçi, en can yakan tarafı.
Bence bu kitap şunu fısıldıyor:Kendini feda ederek sevmek erdem değil,kendinden vazgeçmektir.
Bitince insanın içinde bir ağırlık kalıyor; çünkü hikâye “yaşanmış gibi” geliyor. Belki de bu yüzden bu kadar sarsıcı. Bilinmeyen Bir Kadının MektubuStefan Zweig
Ama sen benim için kimsin ki, beni asla, asla tanımayan, suyun kenarından geçer
gibi yanımdan geçen, taşa basar gibi üstüme basan, sürekli çekip giden, çekip giden ve beni ebedi bir bekleyiş içinde bırakan sen ...
Hem zaten beni sana
hatırlatacak ne olabilirdi: Az konuşuyordum, çünkü sana
yakın olmak, senin bana söylediklerini dinlemek beni
sonsuz mutlu ediyordu.
Senin bakışların karşısındaki bu uyanışım,
içindeki hiçbir şeyin beni tanımadığını, hayatından benimkine örümcek ağı ipliği kadar ince bir anının bile
uzanmadığını anlamam, gerçeklik uçurumuna ilk düşüşüm, kaderime dair ilk sezgimdi.
- artık benim için dünyada yalnız sen varsın, yalnız sen,
benim kim olduğumu bilmeyen, şu anda her şeyden habersiz gönül eğlendiren, bir şeylerle ya da birileriyle hoşça vakit geçiren sen. Yalnız sen, beni hiç tanımamış olan
ve daima sevdiğim sen.