Bu hikâyede beni en çok acıtan şey aşk değil; kadının kendini yavaş yavaş silmesi. O kadar seviyor ki, var olabilmek için sevilmeye bile ihtiyaç duymuyor. Sadece uzaktan bakmak, hatırlanmak ihtimali bile ona yetiyor. Bu çok sessiz bir çaresizlik.
Kadın aslında adamı değil, onunla kurduğu hayali seviyor. Adam gerçek biri; kusurlu, bencil, dalgın. Ama kadın için o, hayatın anlamı. Bu dengesizlik baştan sona hissediliyor ve insan okurken şunu fark ediyor: Sevgi, tek taraflı kaldığında yücelmiyor; insanı eksiltiyor.
En vurucu tarafı şu: Kadın mektubu yazarken bile bir şey talep etmiyor. Ne sevgi, ne pişmanlık, ne açıklama. Sadece bilinmek istiyor: “Ben vardım.”
Adamın mektubu okurken yaşadığı şok bile geçici; çünkü bazı insanlar başkasının iç dünyasında ne kadar büyük yer kapladığını asla fark edemez. Bu da kitabın en gerçekçi, en can yakan tarafı.
Bence bu kitap şunu fısıldıyor:Kendini feda ederek sevmek erdem değil,kendinden vazgeçmektir.
Bitince insanın içinde bir ağırlık kalıyor; çünkü hikâye “yaşanmış gibi” geliyor. Belki de bu yüzden bu kadar sarsıcı. Bilinmeyen Bir Kadının MektubuStefan Zweig