Hayatı ilginç bulmaya -hayatta yapılabilecek değişik keşiflere hayranlık duymaya- o kadar alışmıştı ki, bir yandan bu acıya uzun süre dayanamayacağını düşünecek kadar ıstırap çekerken, bir yandan da şunları düşünüyordu: "Hayat gerçekten çok şaşırtıcı, güzel sürprizlerle dolu."
"Klara ile Güneş", Kazuo Ishiguro’nun Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldıktan sonra yazdığı ilk kitap olma özelliğini taşıyor. Ishiguro’nun okuduğum ilk eseri olması nedeniyle beklentilerim ve merakım oldukça yüksekti.
Klara ile Güneş, ilk etapta bir çocuk kitabı olarak düşünülmüş; ancak, Ishiguro'nun kızının kitaba dair yorumlarını paylaşması üzerine bunun bir çocuk kitabı olmaktan çok bir roman olduğu anlaşılmış ve eser bu yönde şekillenmiş. Sanıyorum bu nedenle eserin dili sade fakat, alt metin son derece ağır ve düşündürücü.
Kitap, “Yapay Arkadaş” (AF) olarak tanımlanan Klara’nın bakış açısından anlatılıyor. Klara güneş enerjisiyle çalışan bir robot, ancak onu asıl ilginç kılan şey insanlardan çok daha dikkatli bir gözlemci olması. Olan biteni izliyor, parçalara ayırıyor ve kendi içinde anlamlandırıyor. Klara’nın dünyayı algılama biçimi, okuru sürekli ikinci bir bakış açısına davet ediyor. Klara’nın yaşamının birincil kaynağı olan güneşle olan monologlarını çok özel ve düşündürücü buldum. Günlük hayatımızın akışı içerisinde bizler için de biricik olan, hem doğuşuyla hem de batışıyla safi bir mucize ve görsel şölen olan güneşi ne kadar da görmezden geliyoruz.
Japon uyruklu yazarın beş yaşında İngiltere’ye taşınmış olması ve iki kültür arasında büyümesi, anlatının atmosferinde hissediliyor. Zaman ve mekan bilgisi son derece belirsiz. Olayların nerede ve tam olarak ne zaman geçtiğini net biçimde bilemiyoruz. Bu belirsizlik, kitabın distopik havasını daha da güçlendiriyor.
Kitaba dair tek eleştirim, hikayenin gidişatının sık sık yön değiştirmesi ve Klara’nın zihninde yeterince uzun süre kalmamıza izin vermemesi olabilir. Kitap ilerledikçe, anlatının hangi soruya odaklanacağını kestirmek zorlaşıyor; bu da bazı anlarda düşünsel derinliği artırırken, bazı anlarda okurla
Then let me ask you something else. Let me ask you this. Do you believe in the human heart? I don’t mean simply the organ, obviously. I’m speaking in the poetic sense. The human heart. Do you think there is such a thing? Something that makes each of us special and individual? And if we just suppose that there is. Then don’t you think, in order to truly learn Josie, you’d have to learn not just her mannerisms but what’s deeply inside her? Wouldn’t you have to learn her heart?