Öncelikle incelememin kitap içinden spoiler niteliğinde alıntılar barındırdığını söylemeliyim.
Kitabın başlarında yazarın anlatımındaki kişi; bir gece yarısı avuç avuç ilaç içerek intihara kalkıştıktan yaklaşık iki gün sonra, evine döndüğünde babasının kendisine bir incir teklifiyle "Bu kadar güzel yemişler varken, insan nasıl ölmeyi düşünür?" sorusuyla karşı karşıya kalıyor. Babasının bu sözlerinin gerçekliğini bugün bile anlayıp anlamadığını sorguladığını da ekliyor parantez içinde. Ve intihar düşüncesinden kurtulamadığından buna rağmen doğal bir şekilde ölümü bekleyeceğinden bahsederek devam ediyor.
Sayfalar sonrasında, kitabın sonlarında, art arda ölen arkadaşlarının ve alt komşusunun intiharı üzerine güzel yaşamakla ilgili şöyle söylüyor: " Sonra arkadaşlarımızdan birkaçı arka arkaya ölüyor. Henüz kırk yaşında insanlar. Daha güzel yaşamlara duyulan özlem ve bekliyişi onlarla birlikte gömüyoruz. Daha güzel yaşam diye bir şey yok. Daha güzel yaşamlar ötelerde değil. Daha güzel yaşam başka bir biçimde değil. Güzel yaşam burada. Taksim Alanı'nda. Turşu, pilav, simit, çiçek, kartpostal satan, ayakkabı boyayan siyah kalabalık içinde. Trafik tıkanıklığında yürüyemeyen arabalar, egzoz kokusu, alana yayılan sidik kokusu, gözlerimiz, duygularımız önünde açılan bu kara kalabalıktan başka bir yerde, daha başka biçimde bir güzel yaşam yok. Güzel yaşamın sınırları, ölen, gömülen arkadaşlarımızın yaşadığı kadar. " Sonrasında alt komşusu için şu sözleri sarf ediyor: " Yalnızca bu mahallenin güzellikleri, yaşamak, yaşamın tadına varmak için yeterli. Onu ölümden alıkoymaya yetmeliydi bu doğal veriler. " Beni etkileyen kısımlardan biri oldu bu farkındalık. Çünkü tam bu noktada başta suçlu olarak gördüğü hatta benzerlerini görmeye dahi dayanamayarak yolunu değiştirdiği, kaçtığı,