Meşrutiyeti ilân ettikten ve Mebusan Meclisini açtıktan sonra memleket meselelerini millî iradeye ve hakkını Allah'a havale etmiş bir Halife ve Padişah sıfatiyle sessiz ve hereketsiz, sarayında oturan ikinci Abdülhamid Han'ın seyrettiği manzara:
isim Vatan bir ânda yahudi havrasına dönmüş ve «her kafadan bir ses>> ifadesiyle (kakofoni)lerin en çıldırtıcısı hüküm sürmeye başlamıştır. Ortada hürriyet isimli, ne olduğu belirsiz; kiminin insan, kiminin hayvan, kiminin nebat, kiminin cemad sandığı, putlaştırılmış bir lâftan başka hiçbir mevcut kalmamıştır. Mutlakiyet günlerinde sansüre tabi tutulduğu, yâni kuduz dişlerine ağızlıklı tasma geçirildiği için zulme uğramış farzedilen matbuat, şimdi başmuharrirlerinin köprü üstlerinde kurşunlanması suretiyle kuduz köpek muamelesi görmeye başlamıştır. Aynı matbuatın İttihad ve Terakki finoları, serseri koğuşlarında bile duyulmamış küfürlerle Padişaha ulumakta ve Ulu Hakan bu alçaklıkları, sessiz sessiz sarayında takip etmektedir. Siyaset orduyu kemirmekte, Balkan Yarımadasındaki Türk ülkesini kuşatan dünkü tebaa devletçikler, artık ev sahibini talan etme gününün geldiğini anlayıp hazırlanmakta, içerideki ekalliyetler de yüzsüzlük ve azgınlığın her türlüsüne baş
vurmakta, koca Anavatan, mâsum ve mahzun Anadolu ise başsız ve rehbersiz, bu hâle gafil bir hayret ve dehşetle bakmakta ve imparatorluk her taraftan çatırdamakta, kendi kendisine yarılmakta, kopmakta, dökülmektedir.
Bu vaziyette Abdülhamid'in zaten başta yapması gerektiği gibi <<Şeriat» bahsini etmeksizin, derhal ordularını harekete geçirip, hak adına, halk iradesi dolandırıcılığını ortadan kaldırması ve yine hak adına eski hâkimiyetini iade etmesi icap ederdi.
Ne mümkün!.. Kendisine mutlaka bir suç aranması lâzımsa, taşıdığı «Kızıl Sultan» damgasına rağmen yalnız