Bir insanın etrafındaki herkese gülümseyip, onlara elinden gelen tüm iyiliği sunduğu halde içindeki devasa sevgi boşluğunun kimse tarafından fark edilmemesi, modern çağın en büyük trajedisi olabilir mi?
Tıpkı Şeker Portakalı’nın o hüzünlü çocuğu Zezé gibi, bireyler de günümüzün koşuşturmacası içinde sürekli bir aidiyet arayışı içindedirler. Zezé, içindeki o kocaman sevgiyi verecek bir yer, o sevgiyi görecek bir çift göz arayıp dururken, aslında tüm insanlığın zaman zaman düştüğü o derin boşluğu haykırmaktadır. Günümüzün dijital kalabalıkları içinde insanlar sürekli bir bağlantı halindedir; ancak hissedilen en derin duygular, bir ekran kaydırması süresinde yitip gitmektedir. Sen kendi okyanusunda kaybolurken, onlar sadece kıyıdaki kumlarla oyalanır. Zezé’nin o küçük kalbine sığdırdığı koca dünyayı, çağdaş insan büyük beton blokların arasına sığdıramamaktadır. Sevgi, varlığı görülmediğinde, muhatabını bulamadığında sahibini içten içe yakan, ağır ağır zehirleyen bir ateşe dönüşür.
Peki içindeki sevgiyi anlayamayanlara kendini anlatmaya çalışmak, bir çiçeği karanlığa ikna etmeye çalışmak kadar yorucu değil midir?