Resûlullah(s.a.v.) sahabeler yanından ayrılana kadar güler yüzünü ve ilgisini ashâbı arasında öyle güzel paylaştırırdı ki her bir sahabe O'nun yanında en kıymetli kişinin kendisi olduğunu zannederdi.
Allah Resûlü bu meclislerde adeta sahâbelerinden birisi gibi otururdu; onu diğer kimselerden ayıran bir işaret yoktu. Öyle ki mescide gelen bir yabancı sahâbeler arasında O'nu tanıyamaz ve "Hanginiz Abdülmuttalib'in torunu?" diye sorar, sahâbeler de Allah Resûlü'nü, yüzünün aydınlığından başka ayırt edilecek bir tarif bulamayarak, "Şurada yaslanmış olan bembeyaz kimse" diye tarif ederlerdi. Sahâbeler bu durumu görünce giren kişi kendisini tanıması için topraktan bir oturak yapmak üzere Resulullah(s.a.v.)'den izin istediler. Allah Resulü(s.a.v.) buna izin verdi. Bu oturağın yapılışı da hayatının sonlarına doğru 'elçiler senesi' olarak bilinen hicretin dokuzuncu yılına tekabül ediyordu.
Namazını bitirdikten sonra eğer hanımı uyanıksa onunla samimiyet ve mutluluk saçan bir muhabbet ederdi. Sabahın ilk ışıklarını sevgili kocasının muhabbet dolu konuşmasıyla karşılayan kadının mutluluğunu bir hayal et! Hanımı henüz uyanmamışsa farz için kamet getirilene kadar sağ tarafi üzerine yatardı.