kırıyordum. madem insanın hayvandan farkı alet kullanabilmesiydi. insanın kullandığı ilk alet de başka bir insandı: ben! verilmemiş emirleri bile yerine getirmeye hazırdım. çünkü gök ile yer arasında sıkışıp kalmıştım. iki beyaz arasında. preslenmiştim. kubar gibiydim. kar topunun içine sıkıştırılmış bir çakıl taşı gibiydim. yaracak kafa arıyordum. ama kanayan sadece ellerim oluyordu. taşıyan, temizleyen, donan, çözülen, kasıklarımı okşayan, selam veren ellerim. kulaklarımı tıkayan, yüzümü kapayan, boğazımı sıkan ellerim. avuçlarımdaki çizgiler derinleşmiş, yarıklarda siyah nehirler akıyordu. simsiyah deltalar. ben yıkıyordum ama sular daima yükseliyordu. ne gelecek ne kader. hiçbiri okunmuyordu. bollaşmış derileri sıyrık, çatlamış tırnakları kırıktı. ama umursamıyorduk. ne ellerim ne de ben. bağırmıyorduk. ağlamıyorduk. yumruklar dolusu çığlıklar atmıyorduk. çünkü sessizliğin şart olduğunu biliyorduk. düşünmek için gerekiyordu.