bir şekilde, bütün acıları gördüğümü, bütün hıçkırık cinslerini duyduğumu düşünüyordum. sanki, dünyayı bacaklarının arasından çıkarmış bir kadın gibiydim. her yerini ve her şeyini biliyordum, doğurduğu bebeğini tanıyan bir anne kadar... her şeyi bildiğim için vasiyetimde tek bir cümle olacaktı:
"beni yüzüstü gömün. çünkü yeterince gördüm!"
ben de sıyrılabildiğim her şeyden sıyrıldım daha uzağa gidebilecek kadar hafif olmak için. ama olmadı. terk ettiğim her şeyin ağırlığı binle çarpılıp, beynime yerleşti. hafiflemek bir tarafa, daha da ağırlaştım. söküp attıklarım tonlarca kabus olup döndüler bana...
ve nefesimi tuttum. en derine, en dibe inebilmek için. bıraktım kendimi hayat okyanusuna. beni dibe çeken zihnimin ağırlığıydı. ve dibe daha çok vardı. ama gidiyordum. yavaş yavaş. ayaklarına beton dökülmüş bir mafya kurbanı gibi... en derine. dünya yuvarlak. hayat da öyle. en derini aynı zamanda da en yükseğidir hayatın. nereden baktığına bağlı. nerede doğduğuna. doğduğun yerden ne kadar uzaklaştığına bağlı. elindeki şişede ne kadar hayat kaldığına bağlı.
kapının beyazı gözümü alıyor. yürüyorum. kilometreler gibi geliyor bana, attığım her adım. sanki dünyayı turluyorum ufacık odada. ben uyurgezerim, diyorum. sayiri filmenam. hem hayal ederim, hem yürürüm. ufacık bir odada volta atarken -ki dört volta sonrasında güzergahı ezberlediğimden kapatırım gözlerimi- meksika'dan çin'e giderim. oradan da cennete. sonra kanada'ya. oradan da cehenneme. bavula gerek yok. kendimi götürmem yeter. tanımam yeter, gittiğim yerlerden ve insanlarından iğrenmem için. benim ilacım böyle küçük odalardır. böylesine atılan voltalardır. beş adımda aşılan denizler, beş adımda tırmanılan dağlardır. perdenin havalanışı okyanustaki kasırgadır. kapının beyazı alaska'nın karıdır. sarı duvarlar sahra çölü'dür.
kinyas'ı yanımda götürdükten sonra her yer aynıdır.