Yaşamın değeri hakkındaki tüm yargılar mantıkdışı olarak geliştirilmiştir ve bu yüzden haksızdırlar. Yargının saf olmayışı ilkin malzemenin elde bulunul tarzından, yani yetersiz oluşundan, ikinci olarak bu malzemeden toplamın oluşturuluş tarzından ve üçüncü olarak da konunun her bir parçasının da yine saf olmayan bilginin bir sonucu oluşundan ve bunun tam bir zorunluluk oluşundan kaynaklanmaktadır. Örneğin bir insan hakkındaki hiçbir deneyim, insan bize ne kadar yakın durursa dursun, onu tümüyle değerlendirmemizde mantıklı olarak haklı olacağımız kadar eksiksiz değildir; tüm değerlendirmeler acelecidirler ve öyle olmak zorundadırlar. Sonuçta, kullandığımız ölçüt değiştirilmez bir büyüklük değil, kendi özümüzdür; bizim ruh hallerimiz ve yalpalamalarımı vardır, yine de herhangi bir şeyin bizimle ilişkisini adil bir biçimde değerlendirmek için kendimizi sabit bir ölçüt olarak tanımak zorundayızdır. Belki de tüm bunlardan hiçbir yargıda bulunulmaması sonucu çıkacaktır; ah keşke değer biçmeden, antipati ve sempati duymadan y a ş a n a b i l s e y d i ! -Çünkü her türlü antipati duyma hali, bir değer biçmeyle bağlantılıdır, her türlü sempati duyma hali de öyle. Gerekli olanı isteme, zararlı olandan kaçınma duygusu olmadan, bir şeye doğru yönelme ya da bir şeyden uzaklaşma dürtüsü, hedefin değeri hakkında bilgili bir değer biçmenin eşlik etmediği bir dürtü bulunmamaktadır insanda. Biz daha en başından mantıkdışı ve bu yüzden adaletsiz varlıklarız ve b u n u b i l e b i l i r i z : En büyük ve en çözülmez uyumsuzluklarından birisidir bu varoluşun.
Ama şimdi teologlar kimin umrunda -teologlardan başka?- Tüm bir teoloji ve ona karşı verilen mücadele bir yana, dünyanın bırakın en iyi ya da en kötü dünya olmasını, iyi ve kötünün olmadığı ve bu “iyi” ve “kötü” kavramlarının sadece insanlarla bağlantılı olarak bir anlam kazandıkları, hatta belki burada, alışılageldik kullanış biçimlerinde bile yetkili olmadıkları ortadadır: Küfreden ve yücelten dünya görüşlerinden herkalükarda vazgeçmeliyiz.
1930’da Moulins yakınlarında bir handa, yaşlı bir adam ölüm döşeğindeydi. Bu adam filozoflar tarafından eğitilmişti ve Diderot’un arkadaşıydı. Yörenin rahipleri onu kurtarmak için çabalıyorlardı. Her çareye başvurmuşlardı ama bu adam son dini törenin yapılmasını istemiyordu. Çünkü kamutanrıcıydı. Rollebon da oradaydı ve o da hiçbir şeye inanmıyordu. Moulins papazlarıyla bahse girdi. Bir hastayı Hristiyanlık duygularıyla doldurmak için belki iki saat bile gerekmez, dedi. Papaz bahse girdi ve kaybetti. Sabahın üçünde işe girişti, hasta saat beşte günah çıkardı ve yedide öldü. Papaz: “Tartışma sanatında bu kadar usta mısınız?” Diye sordu. “Bizimkileri bastırdınız!” “Tartışmadım ki” diye cevapladı Rollebon. “Sadece onu cehennemle korkuttum.”