Hayatımın asıl gayesine giden yolda edindiğim bir iki tecrübeye yenisi
eklenmişti: Bu tür şeyleri izlemek, kendini doğanın akıldışı, girift, tuhaf
biçimlerine vermek, benliğimizin bu varlıkları yaratan iradeyle uyum içinde
olduğu duygusunu uyandırır bizde; bir süre sonra onları kendi fikirlerimiz,
kendi eserlerimiz gibi görme hevesine kapılırız; bizimle doğa arasındaki sınırın muğlaklaşıp ortadan kalktığını görür, retinamızdaki imgelerin dışsal
izlenimlerden mi yoksa içsel izlenimlerden mi kaynakladığını
bilemediğimiz bir ruh haline gireriz. Ne kadar da yaratıcı olduğumuzu,
dünyanın mütemadiyen yaratılmasına ruhumuzun da daima katkıda
bulunduğunu keşfetmenin bundan daha basit, daha kolay bir yolu yoktur.
Esasında, hem bizde hem de doğada aynı bölünmez tanrısal varlık faaliyet
gösterir, öyle ki dış dünya yıkılsaydı bile içimizden biri onu yeniden
kurmaya muktedir olurdu, zira dağ ve nehir, ağaç ve yaprak, kök ve çiçek,
doğadaki tüm varlıklar içimizde önceden şekillenmiştir, zira özü
sonsuzluk olan, özünü bilmesek de çoğu zaman kendini bize sevme gücü ve
yaratma gücü olarak hissettiren ruhtur onların kaynağı. (...)