Bir kitabı okurken geçen iki saatin, ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.
Farkına bile varamadan pay sahibi olduğumuz günahlar, suçlar, kederler, zaman ve mekân sınırı tanımaksızın anlam veremediğimiz boğucu bir huzursuzluk olarak içimizi mesken ediniyorlardı. İnsanın kabahatleriyle arasında görünmez bağlar vardır, içini kavuran ateşe başka bahaneler bulur, oysa sorunun kaynağı derinlerde bir yerde kaybolduğunu sandığımız karartılarda gizlidir.
Acılardan kaçmak yerine, bütün bilinciyle onlarla baş edebilmeliydi, bütün tecrübelerinden öğrendiği en önemli gerçek buydu: Yok saymak yerine farkında olmak, geri çekilmek yerine üzerine gitmek ve hepsinden önemlisi her aşamada anlamaya çalışmak.
Günlerin birbirini anlamlı bir sırayla takip ettiğine inanmayı bırakalı çok olmuştu; başlangıçlar ve sonlar diye bir şey yoktu, rastgele iç içe geçmiş yığıntılardan ibaretti zaman. Başlangıç diye zannettiğimiz, aslında sondan bir evvelki sahne; tam her şeyin sonunun geldiğini düşünürken bir de bakmışsın ki yeniden en başa dönüvermişsin.
Belki de bu karanlığa aitim ben. Karanlığın bir parçası oldum. Çevremdeki ayrıntılara, kaotik koşuşturmalara uyum sağlayamıyorum. Kendimi en rahat hissettiğim yer burası oldu. Hani çocukken yorganın altına girip orada oynardık ya, onun gibi işte. Aydınlıklar, kalabalıklar, hepsi boş, burası dağa güvenli geliyor bana. Karanlığın cazibesini keşfettim.