Bir kitabı okurken geçen iki saatin, ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.
Kusurlarını örtmek, özgürleşmek yahut bir kısırdöngünün ortasında kendini cezalandırmak arasında bir yerlerdeydi, yanlışlıkla atacağı küçücük bir adımla istemediği yerlere yuvarlanabilirdi. Baş aşağı düşmemek için kendine mukayyet olmak, yeni ve inandırıcı gerekçeler bulmak zorundaydı, zira sükûnetini epeydir kaybetmişti, yaşadıklarından ilk kez bu kadar çok bezginlik duyuyordu.
Galiba bu dünyada kabullenmekte zorluk çektiğim en yalın ve sert gerçeklik bu: Güzellikler çabuk biter. Düşüncesi bile canımı yakıyor. Bunun için de güzel olan ne varsa nasılsa çabuk biter diye başlamadan bitirdim. Ne tuhaf değil mi? Ben güzel anları yaşama becerisinden yoksunum. Biteceği kaygısı yüzünden güzel anları doya doya yaşayamayan insanlardanım ben.
Dikkat et, senin için çok güzel başlangıçlar da olabilir, üzücü değişimler de. Sana bağlı. Duygularınla aklın başka türlü işlediği için hangisinin peşinden gitmen gerektiğini bilemeyebilirsin. Birinden birini ihmal edersen sana darılabilir, ihtiyaç anında yanında olmazlar. İkisini de küstürmeden kararlar alman lazım; ikisinin de gönlünü alarak.