Bir kitabı okurken geçen iki saatin, ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.
Hakikat tekti, değişmezdi. Şans, kader, kısmet, bizim elimizde değildi. Ama yine de her şeye rağmen, karar verdiği duyguyu yaşamaya muktedirdi insan. Büyük yıkımlardan güçlenerek çıkanlar da, ufacık talihsizliklerde yok olup gidenler de buna örnekti. İnsan evvela ne istediğine karar vermeliydi. Hayat nasılsa geçiyordu. Onu kahrederek mi tüketecekti, yoksa zevk ederek mi?
Yaşıyorsak, acı hep olacak. Ama altında ezilmemeyi öğrenebilir insan. Acısında kaybolmadığı günler dileyebilir gelecekten. Yani kimisi mesela, mutlu olmak için özel bir sebep de aramaz. Mutsuz olmadığını fark etmek yeter mutlu hissetmesine.
Hayata kahretmeyi tarikat edinmiş olan, her türlü güzellikte bir çirkinlik, her türlü sevinçte bir mahzunluk bulmayı, sadece ve sadece onu solumayı becerirdi.
Her şeyin eninde sonunda geçeceğini bilmek, bir yandan şefkatli bir sığınak, bir yandan da karanlık bir mezardı. Boşluğa anlam katan ve bütün anlamların içini boşaltan bir bilgiydi. Bugünü var yarını yok kılan, ömrü kısa bir misafirlikle eş tutan, insana kardaki ayak izinden fazlası olamayacağını hatırlatan kadim ve kederli bir bilgi.