Bir kitabı okurken geçen iki saatin, ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.
İnsan neden yaşar? Bu soruya verilen fırfırlı cevaplar beni güldürüyordu. Bana kalırsa, insan sadece vadesini doldurmak için yaşardı. Yapacak başka bir şeyi yoksa, ölüme koşmayı beceremediğinden, onun kendi rızasıyla gelmesini bekliyorsa... Yaşamayıp da ne yapacaktı ki? Şu kısacık dünya konukluğuna, kendi varlığına ve hatta cehenneminin şöminesine odun atmakla mükellef başkalarına koca koca manalar yüklemenin ne âlemi vardı?
Ama hayat böyleydi işte; kendi koşulları, buyrukları vardı. Bize fikrimizi pek sormaz, bildiğini okurdu. Eski halimin kalın kafasına sokması gereken şuydu: Bu zombiler sofrasında hiçbir şey istediğimiz gibi olmazdı. Daha da trajiği, zaten zamanla istediğimiz bir şey de kalmazdı. Eğer tutunacak sağlam bir dalımız yoksa, dünya, bizi kırpan, güden, yola getiren; ümitsiz, isteksiz, sefil meczuplara dönüştüren, heves kırıcı bir yerdi. Hayat öldürürdü. Zaten yaşamanın nihai amacı da ölmek değil miydi?