KULAKLARIN DEĞİL GÖZLERİN İŞİTEBİLECEĞİ NASİHAT
İnsan bazen öğütten değil, öğütlerin çokluğundan yorulur. Herkesin konuştuğu, herkesin anlattığı, herkesin yol gösterdiği bir dünyada hakikatin sesi gittikçe kısılır. Söz çoğalır, mana azalır. Cümleler büyür, hikmet küçülür. Oysa insanın ihtiyacı her zaman yeni sözler değildir. Bazen tek bir hâl, binlerce kelimeden daha fazla şey anlatır. Bazen sessiz bir duruş, uzun konuşmalardan daha etkili olur. Çünkü bazı hakikatler kulağa değil, göze hitap eder. Bu yüzden büyükler, “hâl dili”ni söz dilinden üstün tutmuşlardır. İnsanları değiştiren şey çoğu zaman duydukları değil, gördükleridir. Bir babanın vakarı, bir annenin merhameti, bir öğretmenin sabrı, bir dostun vefası… Bunlar anlatılmaz; yaşanır. Ve yaşanan şey, söylenenden daha derin iz bırakır. Yüzyıllar öncesinden Yunus Emre de aynı hakikate işaret eder: Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi, Dilsiz kulaksız sözün can gerek anlayası. Yunus’un anlattığı yerde kulaklar yetersizdir. Çünkü bazı haberler sesle gelmez. Bazı sözler dile dökülmez. Onları anlamak için bilgi değil, can gerekir. Hakikat, bazen bir insanın yaşayışında saklıdır; onu ancak gönül gözü açık olanlar görebilir. Belki de bu yüzden insan, bir noktadan sonra kelimelerin sınırına dayanır. Hakikati anlatmaya çalışan sözlerin bile hakikatin önüne geçtiğini hisseder. O zaman içinden, Necip Fazıl’ın o derin mısraları yükselir: Harfsiz ve kelimesiz düşünmek Yaradanı. İlgisizlik, her şeyden kesilmiş ilgisizlik; Bilmeyiş ki, en büyük ilme denk bilgisizlik. Usandım boş yere hep gitmeler, gelmelerden; Bırakın uyuyayım, yandım kelimelerden! Buradaki yorgunluk konuşmaktan duyulan bir yorgunluk değildir. Kelimelerin taşıyamadığı bir hakikatin özlemidir. İnsan bazen anlatmaktan değil, anlatılamayandan yorulur. Çünkü bazı duygular, bazı idrakler ve bazı tecrübeler
" Sözün gücü manasında değil ruhtadır. Mana ruhtur, ruhun ruh ile iletişimine akıl sır ermez."
1000Kitap
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Kendi kalemimden 2
Yaşımı alıp gönül otağıma umursuzca bakıyor, yad ettiklerimi serpiyorum bazalt taşlarına... Yaş aldıkça görüyorum ki bir manasızım benliğimde. Ben miydim yaşımı, yaşantılarımı çorak topraklarda un ufak edercesine ezen; yoksa dünyevi boşlukta mana aramama el vermeyen fanilere sitemim mi? Şayet, yaş aldıkça yitirdiklerimiz nasıl bir almaktır? Vermek değil midir bizden giden yegâne parçalarımızı? Yitiriyoruz aslında yaş aldıkça, yaşlandıkça; yetirdiklerimizi, biriktirdiklerimizi ucu ucuna... Ve anlıyorum ki zaman, aldığından çok götürüyor bizden. Geriye ise yalnızca hatıraların gölgesi kalıyor... Hasret (H.eba)
"Oğuz beyi namzedi "alp-erende" olması gereken meziyetleri şöyle sıralayabiliriz: 1.Samimiyet, 2.Mesuliyet, 3.Fedakârlık, 4.Vefakârlık, 5.Cesaret, 6.Bilgi, 7.Sadakat, 8.Merhamet, 9.Tevekkül, 10.Hürmet, 11.Hikmet, 12.Aşk Bu on iki burç Oğuz neslinin hisarında yer alır. Mânâ ve mazmunlarını (anlam ve kavram) birbirleri arasında da sağlamca örmüştür. Sanki başka toplumların anlayamayacağı bir mühendislik harikasıdır bu örgü..."
mana maddeden önce gelir Altay Cem Meriç
Baykuş tüner, baykuş öter, tâ fecre kadar...
Baykuş tüner, baykuş öter, tâ fecre kadar... Bilmediğini bilmeze birşey denir mi Hiç bilenle bilmeyen birdir denir mi Kalabanın dağarcığı malumat çöplüğü Talep etmeze malum arz edilir mi Baş baş gibidir ayaksa ayak Hepsi yerli yerince olursa uyak Ayak takımı baş olsa maâzAllah Kokar ayak burcu burcu etrafı kokar Edebi olmayana edeb öğretmek Merkebi öküzü koyunca gütmek Kargayla hindiyle bülbül eşlemek Yorar yavaş yavaş adamı yorar İlime irfana cehlini katanlar Kendini her yerde pazarlayanlar Hamuduyla yutup çaktırmayanlar Yakar azar azar özünü yakar Kaktüs de dikenli amma gül değil Denizde su var amma içilir değil Şeytanın da ilmi var, hiç makbul değil Kibir gizli gizli dışarı sızar Yarasalar gün ışığını sevmez Körler gökkuşağını asla göremez Kapanınca irfan kapısı yavaş yavaş Neleri yitirdiğin cahil bilemez