Bugün masamda, sadece sayfalarını değil, arkasındaki o muazzam akademik emeği, iğneyle kuyu kazar gibi işlenmiş tarihi dokuyu her satırında hissettiren, çok özel bir kitap var: Işıl Işık’ın Sonsuz Suyun Kıyısında romanı.
Benim için sadece bir okuma serüveni değil, elimden bir an bile düşüremediğim için benimle birlikte neredeyse bütün Türkiye’yi gezen, harika bir yol arkadaşı oldu bu kitap. Ve az önce son sayfasını kapatmış olmanın taze heyecanıyla söylüyorum; bir kitap okumadım, adeta her karesi zihnime kazınan, büyüleyici bir sinematik film izledim!
Yazarın o hayran olunası titizliği, edebi yoğunluğu ve muazzam tasvir yeteneği, bizi 9000 yıl öncesinin Çatalhöyük’üne götürüyor. Hikaye, yazarın bir kazı haberinde gördüğü gerçek bir arkeolojik buluntudan filizleniyor: Kucağında bir kafatası tutan ve leopar kemikleriyle gömülen o gizemli kadın mezarı... Yazar, geçmişin bu derin sessizliğine öyle zarif bir vefayla üflemiş ki nefesini, karşımıza muhteşem bir karakter olan Biblu çıkıyor.
Yanağındaki leopar pençesi lekesi yüzünden daha doğduğu gün lanetlenen, şaman olamadığı için dışlanan ama o dışlanmışlığı saf bir bilgeliğe, şifacılığa ve iyiliğe dönüştüren bir kadının "mana arayışını" okuyoruz. Kitap, Şamanizm öğretisini o kadar duru ve derin işliyor ki, bu kültüre dair zihninizde muhteşem pencereler açılıyor.
Ve o pencere demişken... Biblu' nun o kerpiç duvarlar arasından gökyüzünü seyrettiği, hayaller kurduğu o küçücük gökyüzü penceresi detayı o kadar naif, o kadar evrensel ki!
Arkeolojinin o gizemli soğukluğunu, mitolojinin ve kadın şifacılığının sıcaklığıyla ısıtan bu başyapıt için yazara ne kadar teşekkür etsem az. Masamdaki bu zamansız yolculuk, kütüphanemin en özel köşesinde yerini aldı bile.