Bazıları buna bir itiraf diyecek olsa da bu, benim sana son aşk mektubum. Sanırım yüksek sesle söylendiğinde her ikisi de havayı kavuran şeyi mürekkeple bastıran, nazik bir şiddet türü.
Aşkım, işkencecim, bulunduğun yerde beni hâlâ duyabiliyorsan şunu bil:
Niyetim asla seni öldürmek değildi.
En azından başlangıçta.
Seni gerçekte olduğun gibi anlatacağım, kutsal mozaik camların ya da günahkâr bir ateşin içindeymişsin gibi değil. Seni eşit ölçüde hassas ve acımasız bir adamdan başka bir şeymişsin gibi göstermeyeceğim ve bunu yaparak belki de kendimi sana karşı haklı çıkaracağım. Kendi lanetli vicdanıma karşı.
Sen de fark ettin mi? Az, dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi...
Bu yüzden, belki de, az coktan fazladır. Belki de az, hayat ve ölüm kadardır! Belki de, seni az tanıyorum demek, seni kendimden çok biliyorum. demektir. Bilmesem de, ögrenmek için her şeyi yaparım, demektir. Belki de az, her şey demektir. Ve belki de sana söyleyebilecegim tek şeydir.
Sana yemin ediyorum. Her neredeysen gelip seni bulacağım. Eğer öldüysen peşinden koşacağım. Ölümden sonra hayat yoksa da, sana kavuşmak için, onu yaratacağım. Çünkü sana aşığım.