• ŞEYTAN MASKESİ

    Mahmut Bey, iri cüssesi ile üç katlı villasının en büyük, en rahat yatağında uyumaktaydı. Gün boyu katıldığı toplantılardan çok yorulmuş, her gün evrak görmekten bıkmıştı. Sürekli bir şeyler imzalıyor, ne imzaladığını kendisi de bilmiyordu. Zengindi Mahmut bey, bütün parası yedi sülalesine kadar yetecek kadar zengindi.
    Zengin olmasına zengindi ama hiç dostluğu, yakınlığı yoktu. İnsanlara mesafeli davranır, çok samimi olmazdı.
    Bu yüzden olacak ki zorla evlendiği karısı onu bırakıp gitmiş, abisinin yurt dışındaki çiftliğine göçmüştü. Mahmut ise kendine bir hizmetli tutmuş, evi temizletiyor, yemeklerini yaptırıyor öylece günlerini geçiriyordu. Saat 03:46`yı gösterdiğinde alt kattan sesler geldiğini duydu. İlk olarak önemsemeyip, yerinden kıpırdamasa da peş peşe gelen sesler onu tamamıyla uyandırmaya yetmişti.

    Yatağında doğrulup, çevresine göz attı. Ses kesilmiş, evin içerisini sıkıntılı bir sessizlik kaplamıştı. Sessizlik o kadar ileri gitti ki, Mahmut Bey, kendi kalp atışlarını bile duyabiliyordu. Ayağa kalktı, karanlık koridora çıkıp merdivenlerden aşağı kafasını uzattı. Ortalıkta herhangi bir hareket görünmüyordu. Takıntılı adamdı Mahmut, gidip bakmasa olmazdı. Merdivenlerin acı çekercesine gıcırdayışları eşliğinde aşağı iniyordu.
    Alt kata salona geldiğinde ışıkları yaktı. Her şey bıraktığı gibiydi. Yarım kalmış pizza, kola, sigara paketleri ve bira şişeleri. Hepsini Mahmut yemiş, içmemişti tabii, güzel bir parti vermişti oradan arta kalanlardı bunlar. Güzel geçen bir partinin izleri gibiydi sanki. Mahmut, kafasını kaşıyarak ışığı söndürdü, yatağına yatmak için merdivenleri tekrar çıkmak isterken mutfak tarafından bir ses geldiğini duydu. Birisi mutfakta çekmeceyi açıp kapatmış gibiydi. Biraz tırsmıştı bu sefer, evin içerisinde kim olabilirdi? Hizmetçi evine çoktan gitmiş, partidekilerin hepsi de evden ayrılmışlardı.
    Işıkları tekrar yakarak mutfağa doğru yürüdü. Mutfak ışığını tam yakmak üzereydi ki başına aldığı sert bir darbe ile yere yığılması bir oldu…
    20-25 dakikalık bir zaman diliminden sonra kendine geldiğinde ne olduğunu çözemedi. Sandalyeye elleri ve ayakları bağlanmış, ağzı bant ile kapatılmıştı. Koca göbeği bantların arasından fırlamış, artık erit beni ne olur diye yalvarıyordu.
    Mahmut, şaşkın gözlerle etrafına bakınırken tam önüne arkası dönük bir şekilde puro içen bir adam gördü.
    Adam bir yandan puro içiyor, öbür yandan buzlu viskisini sakince yudumluyordu. Yüzü maskeli bu kişi maskesini de çok zekice seçmişti; Şeytan maskesi. Bu işi yapanda ancak bir şeytan olabilirdi zaten, yada biz mi öyle sanıyorduk. Adam birkaç saniye daha arkası dönük durduktan sonra Mahmut`a yüzünü dönerek bakmaya başladı.
    Elinde tuttuğu büyük bir bıçak ve yan sehpada duran silah buraya ne için geldiğini kanıtlıyordu.
    Mahmut, çok paniklemişti. Bir şeyler söylemeye çalışıyordu ama ağzındaki bant bunu engelliyordu. Adam, Mahmut`un arkasına geçerek ağzındaki bandı sert bir şekilde açtı. Mahmut, kısa bir bağırıştan sonra yalvarmaya başladı;
    ‘’Ne olur yapma! Benden ne istiyorsun? Bak çok param var. Para veririm sana, hem de çok para ne olur kıyma canıma!’’
    Adam şöyle bir Mahmut`a göz gezdirdikten sonra; ‘’Klasik şeylermiş.’’ diyerek tekrardan ağzını bantladı. Mahmut çırpınıyordu ama ne fayda! Ölüm gelip onu bulmuştu bir kere, katilin önce boğazına sapladığı bıçak, kanlar içinde tekrardan göğsüne ardı ardına iniyordu.
    Yavuz, sabah her zaman ki saatinde kalkmıştı. Bu seferden tek farkı bira ve sigaranın bulunmamasıydı. Yozgat`tan döndüğünden beri yaşadığı olaylar sebebiyle ikisini de bırakmış, spor yapmaya başlamıştı. Hayatını artık düzene sokmuştu. Böyle olmasından da memnun gibiydi. Duşunu aldı, kahvaltısını bir dilim pizza ile değil serpme kahvaltı ile yaptı.
    Paltosunu askıdan alarak, en büyük dostu, sırdaşı onu ilk gününden beri yalnız bırakmayan arabasına atlayarak merkezin yolunu tuttu. Kısa ve aralıklarla geçen İstanbul trafiği siniriyle beraber merkeze ulaşmış, içeri girince her gün olduğu gibi yoğun ilgiyle karşılanmıştı. Cinayet büroya geldiğinde herkes ayağa kalkarak onu selamladı. Tam kahvesini alacaktı ki Merve gelerek sabahın ilk felaketini ona yetiştiriverdi.
    ‘’Komiserim, bir cinayet ihbarı aldık. Ünlü iş adamı Mahmut Parank evinde korkunç bir şekilde ölü olarak bulunmuş.’’
    ‘’Mahmut Parank mı? O adamın evine nasıl girmişler, hapishane gibi korunur orası.’’
    ‘’Bilmiyorum amirim, bende anlam veremedim.’’ Yavuz, iki yudum aldığı kahvesini çöpe atarak, Ali`ye göz kırptı.
    ‘’Hadi gidelim.’’ Ali, hemen ayaklanarak ceketini aldı, silahını beline taktı. Komiserinin peşinden yola koyuldu. Yavuz, güneş gözlüklerini takarak arabanın anahtarını Ali`ye attı.
    ‘’Sen kullan!’’
    ‘’Tamamdır abi, nasıl istersen.’’ İkili arabaya binerek yola koyuldular. Olay mahalline geldiklerinde yoğun basın mensubu ile karşılaştılar. Polis, onları olay yerinden uzaklaştırmaya çalışıyor, onlar ise girmek için diretiyorlardı.
    ‘’Arka kapıdan girelim, arabayı oraya çek.’’ dedi Yavuz.
    Ali, söyleneni yaparak evin arka kapısından içeri daldılar. Onları ilk gören İsmail olmuştu.
    ‘’Ooo, hoş geldin Yavuzum! Naber?’’
    ‘’İyidir İso, senden naber?’’
    ‘’İyiyiz bizde ne yapalım. Yukarıda, yatak odasında maktul. Biraz keyfiniz kaçabilir yalnız.’’ diyerek yüzünü ekşitti. Yavuz, yıllardın verdiği tecrübe ile ne demek istediğini anlamıştı.
    ‘’O kadar kötü yani?’’ diye sordu. İsmail hiçbir şey söylemeden kafasını eğdi, işine koyuldu.
    Yavuz, Ali ile birlikte yukarıya çıkıp görüntüyle karşılaşana kadar, İsmail abartıyor diye düşünmüşlerdi ama hakikat hiçte öyle olmadı. İsmail gerçekten bu sefer abartmamış, hatta söyledikleri biraz daha aşağıda kalmıştı. Koskoca iş adamı, ülkenin en zenginlerinden Mahmut Parank, duvara ağzından asılmış, cinsel aleti kesilerek karnına dikilmişti. Ali görür görmez çok fena oldu. Yavuz bunu anlayarak çıkmasını işaret etti. Cesede yaklaşarak incelemeye koyuldu.
    Ali, kendini toparlamış, sakinleşirken Yavuz, yukarıdan aşağıya inerek;
    ‘’Cesedi kim bulmuş?’’ dedi. İsmail eli ile bahçede çardakta oturmakta olan kapıcıyı işaret etti. İkili kapıcının yanına giderek selam verdiler. Karşısına oturdular. Yavuz, adamı kısa müddet süzdükten sonra sordu;
    ‘’Anlat bakalım, nasıl buldun cesedi?’’
    Kapıcı derin bir nefes alarak, gördüğü görüntüyü unutmak istercesine bezmiş bir ses tonu ile başladı anlatmaya;
    ‘’Komiserim, her gün sabah Mahmut Bey`in gazetelerini getiririm. Ekmeğini de ben alırım. Kapının girişine bırakırım, hizmetli de oradan alır. Bu sabah geldiğimde evin kapısı açık bırakılmış. Hiç böyle şeyler yapmaz Mahmut abi. Bende meraklanıp içeri girdim. Seslendim ama ortalıkta in cin top oynuyordu. Yukarı kata doğru damlamış olan kanları gördüm. Yatak odasına kadar gidiyordu bu kan izleri. Kapıyı açtım, ne görüyüm! Bayılmışım, sonrası da malum, direk sizi aradım.’’
    Kapıcı titreyen elleri ile alnındaki terleri silerken Yavuz olay hakkında düşünüyordu. Bir fikir yürütmeye çalışıyordu ama hiçbir şey aklından geçmiyordu. Ortalıkta herhangi bir iz yoktu, herhangi bir deri kalıntısı, saç döküntüsü hiçbir şey. Kafası karışık bir şekilde sigara yakmak için elini cebine attı. Unutmuş olmalı ki; ‘’Nerede ulan bu sigara?’’ diye söylendi.
    Ali şaşkın bakışlarla bakarak; ‘’Abi bıraktın ya!’’ dedi. Yavuz; ‘’İyice kafa gitti bu aralar.’’ diyerek kalktılar.
    İkili basına görünmeden tekrar arka kapıdan çıkarak, merkeze doğru yola koyuldular. Merkeze vardıklarında Merve, onları elinde bir kağıt ile karşılamıştı. Yavuz, kağıdı okuyunca olayın yine yüksek mecralara taşındığını anladı. Emniyet müdürü yine Yavuz`u çağırıyordu. Ona nutuklar verecek, işlemi hızlandırmasını isteyecekti. Yavuz, mektubu cebine buruşturarak koydu ve odasına çekildi.
    Ali de Merve`nin güzelliğine bakarak yerine oturdu. İkili arasında artık aşk başlamıştı. Birbirlerine karşı boş değillerdi. Sürekli birbirleri ile konuşmanın fırsatını kolluyorlar, bu fırsatı yakalayınca da hiç affetmiyorlardı. Direk birbirlerine bir göz bakışı, daha sonrasında güzel kelimeler… Yakışıyorlardı birbirlerine, tek eksik yönleri ikisinin de insanın ölüm mekânında buluşmalarıydı.
    Yavuz, akşam olup evine girdiğinde yalnızlık her zaman ki gibi çökmüştü üzerine. Evdeki tek ses televizyondan gelen sesti. Televizyonun karşısında bugün ki cinayetin haberlerini izliyor, çok bir şey bilmiş gibi özel olarak kanılara varan insanları takip ediyordu.
    Aklına birden geçen seneki olay gelmişti. Yozgat nasıldı? Hakan ne yapıyordu? İnsanlar bağlarında güle oynaya pikniklerini yapıyor muydu? Zeynep şuan üşüyor muydu acaba? Küçük mezarında, üstü rengarenk çiçek kaplı mezarında üşüyor muydu? Yavuz üzüntülü, yer yerde gülümseyerek bunları düşünürken uyuyakalmıştı. Ertesi gün, cinayet büroya adımını atar atmaz, Merve elindeki otopsi raporlarıyla karşıladı Yavuz komiserini. Yavuz, elinde aldığı dosyaları karıştırırken Merve, raporu özetliyordu.
    ‘’Adamın vücudunda 13 bıçak darbesi bulunmuş amirim. Boğazında da sıyrık var. İlk olarak boğazından kesilmiş, yüksek oranda kan kaybetmiş olacak ki diğer darbeleri hissetmemiştir. Katilden ne bir ipucu var, ne bir kalıntı!’’ Yavuz, sıkıntı içerisinde dosyayı kapadı.
    ‘’Başka bir şey?’’ dedi. Merve, yüzünü ekşiterek;
    ‘’Bir şey daha var abi!’’ dedi. Yavuz, Merve`nin söylemesi için yüzüne bakıyordu ama genç kız bir türlü söyleyemiyordu. Yavuz daha fazla dayanmayarak ellerini sallayarak;
    ‘’E hadi Merve, ne olduysa söylesene?’’
    ‘’Bu Mahmut Parank amirim. Adam küçük çocukları, nasıl desem bilemedim. Adam küçük çocukları taciz ediyor, bunları da video kaydına alıyormuş. Evinde çok oranda cd bulduk.’’
    ‘’Demek ki katilimiz, haklı bir savunma peşinde. Zevkine öldürmüyorum, intikam alıyorum diyor.’’
    ‘’Büyük ihtimal öyle abi.’’
    ‘’Tamam Merve, sen araştırmaya devam et, ben müdüre çıkıyorum. Bakalım bu sefer neler diyecek. Ali gelmedi mi?’’
    ‘’Yok daha gelmedi amirim.’’ Yavuz, platosunu asıp, tabancasını çekmecesine koyduktan sonra müdürün yolunu tuttu. Müdür her zaman ki gibi onu sıcak karşılamış daha sonrasında olayın çok büyüdüğünü, sistematik çalışması gerektiğini söyleyerek Yavuz`a türlü nutuklar çekmişti.
    Yavuz, zoraki gülümsemeyle müdürü dinliyor, bitirse de gitsem artık diye ümit ediyordu. Ali o gün hiç merkeze gelmedi. Merve meraklanmış, telefonunu arıyor ama bir türlü açan olmuyordu. Merve, daha fazla dayanamayarak amirinin odasına girdi ve durumu anlattı. Yavuz da bu olaydan işkillenmeye başlamıştı. Mesai bitmişti. Yavuz, Merve`nin üzgün olduğunu biliyordu. Ali ile aralarında bir şeyler olduğunu çok önceden sezmesine rağmen ses etmiyordu. Merve`ye dönerek;
    ‘’Kızım, hadi evine git. Belki bir işi çıktı bugün gelemedi. Söz, ben onu bulurum getiririm sana!’’ dedi. Merve mırın kırın etse de yapacak bir şeyi yoktu. Ayaklandı ve komiserine selam vererek bürodan ayrıldı. Yavuz, Ali`nin nereye gideceğini tahmin ediyordu. Bildiği yerlere gitse mutlaka haber ederdi. Farklı bir şey oluyordu, içine bir kurt düşmüştü ama elinden de bir şey gelmiyordu. ‘’Dur bakalım, çıkar yarın kokusu!’’ diyerek evine doğru yol aldı.
    Gece 02:34 gibi Yavuz`un telefonu çaldı. Tanımadığı bir numaraydı. Telefonu uykulu gözleriyle açarak;
    ‘’Buyurun?’’ dedi.
    ‘’Komiser! Nasılsın?’’
    ‘’Özür dilerim, tanıyamadım?’’
    ‘’Tanımana gerek de yok zaten, bak şimdi telefonu tanıyacağın birine veriyorum.’’
    ‘’Abi, abi yardım et ne olur.’’
    ‘’Ali, Ali sen misin? Ali?’’
    ‘’Evet, onun ta kendisi. Çok özledin onu herhalde komiser! Telefonuna mesaj olarak atacağım yere gel de kurtar onu. 1 saatin var.’’
    Telefon kapanmıştı. Yavuz, ne yapacağını şaşırmıştı. Elleri hafiften titremeye başlamıştı. Yıldırım hızıyla hazırlanıp evden çıktı. Telefonuna gelen adrese doğru kökledi gazı! Adres, çevresinde yerleşim yeri olmayan, eski ve terk edilmiş bir fabrikaydı. Camları kırık, bacaları küf tutmuş, bahçesi tamamen ölüme yaslanmış olan bu fabrikada Yavuz, el fenerini kaparak yürüyordu. Fabrikanın içerisine girdiğinde, ortalık çok karanlıktı. El feneri ile etrafı çok az görüyordu. Birden uzak köşedeki bir ışık yandı. Aliydi bu! Hırpalanmış, eli yüzü kan içinde oturuyordu. Elleri bağlı bir şekilde yukarıdan aşağı sallanıyordu.
    Yavuz, onu görür görmez koşmaya başladı. Tam ona ulaşacakken, fabrikanın bütün ışıkları yandı. Ali`nin tam arkasında bir adam belirdi. Şeytan maskeli adam… Maskesini takmış, bıçağı ile Ali`nin arkasındaydı. Ali baygın bir hâlde gözleri kapalı sallanıyordu olduğu yerde… Yavuz, silahını çekerek;
    ‘’Dur yapma, yoksa ateş ederim!’’
    ‘’Silahı indir komiser, yoksa sonuçlarına katlanırsın.’’
    ‘’Sende bıçağını indir o zaman. Aynı ayna yere atacağız.’’
    ‘’Burada avantajlı olan benim komiser. Daha fazla zorlama bırak silahı yere ve bana doğru sürükle.’’
    Yavuz, çaresiz söylenenleri yaptı. Maskeli adam yanı başında duran sandalyeyi çekerek oturdu. Yavuz ayakta olup biteni çözmeye çalışırken o anlatmaya başladı;
    ‘’Biz güzel bir aileydik. Kızım ve karım, bahçeli bir evimiz, bir de köpeğimiz vardı. Mutluyduk, öyle geçip gidiyordu günler. Her mutlu günü bozacak bir gün var derler. İşte o gün benim başıma kızım tarafından geldi. Kızım, okuldan çıkıyor evine mutlu olduğu yere gelirken bunu sıkıştırıp, asılıyorlar. Benim Meral`imin namusuna işler mi bunlar. Ters koyuyor, onlara küfürler savuruyor. İçlerinden birisi kızı zorla tutup boş inşaata çekiyorlar. Orada kızıma üçü birden tecavüz ediyorlar. Senin kızın var mı komiser?’’
    ‘’Hayır yok.’’
    ‘’Beni anlayamazsın o zaman. Benim hayatım mahvoldu, senin ki olmasın.’’
    ‘’Bak, böyle olması gerekmez. Bırak adamımı oturup, konuşalım. Bu yüzden mi işledin cinayeti?’’
    ‘’Hayır, adam her gün evine kızı yaştakileri getirip, taciz ettiği için işledim. Üstüne üstlük o domuz birde bunları videoya çekiyordu. Hepsini biliyordum, doğru zamanı bekledim.’’
    Yavuz, giderek adama yaklaşıyordu. Maskeli katil bunu sezdi ayağa kalktı. Maskesini çıkardı, karşısında İsmail duruyordu. İsmail, polis akademisinden arkadaşı, aralarından su sızmayan İsmail. Olay yerci İsmail. Yavuz`un neler hissettiğini sizde tahmin edeceksiniz sevgili okurlar. Bunu şöyle düşünün, kardeşiniz öldürülüyor. Öldüren ise anneniz. İşte tamda öyle bir durum. Yavuz, yere çökerek şaşkınlığını gizlemedi. İsmail, Yavuz`a bakarak;
    ‘’Hoşça kal, benim tek arkadaşım. Hoşça kal benim sırdaş arkadaşım. Benim başıma gelenleri hiç bilmedin, hiç söylemedim ama artık hepsini biliyorsun.’’ Kafasına Yavuz`un tabancasını dayadı. Namluya mermiyi sürdü ve tetiği çekti. Yavuz, yere yan yatmış, sadece ağlıyordu, avazı çıktığı kadar ağlıyordu.

    Mert Ekim
  • 24 Haziran’ın, muhalefet bloğu açısından sonuçlarından biri de şudur: Atı alan Üsküdar’ı geçti. Artık yapılacak bir şey yok…

    Evet, “Erdoğansız Türkiye” isteyenler için Gezi olaylarından beri sergilenen bütün kumpaslar, projeler, algı operasyonları; 17/25 Aralıklar, MİT tırlarını durdurma ihaneti, FETÖ’nün 2014’ten itibaren bütün seçimlerde CHP ve HDP ile işbirliği yapması ve nihayet 15 Temmuz darbe teşebbüsü… Hepsi boşa gitti. Erdoğansız Türkiye isteyenlere karşı “Erdoğan’la yürümek istiyoruz” diyenler kazandı.

    Atı alan Üsküdar’ı geçti. Artık Cumhur İttifakına oy verenleri cahillikle suçlayan, hala oylar çalındı gibi akla ziyan argümanlara sığınanların yapabilecekleri bir şey yok.

    Artık Sosyal ve siyasî zemin olarak Cumhur İttifakı, yürütme olarak da Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi var.

    Erdoğansız Türkiye isteyenler 24 Haziran’da nasıl bir tarihî değişim yaşadığımızın henüz farkında değiller. Hala Muharrem İnce’nin yüzde 30 oy almasıyla avunuyor, hala “yüzde 47 muhalif var, umutlarımız tükenmedi” narkozunun etkisindeler.

    Narkozun etkisi uzun sürecek çünkü Yeni Türkiye’yi hazmedemiyorlar. “Biz buradayız” derken yerlerinde saydıklarının farkında değiller. Haset, hazımsızlık ve ideolojik bağımlılık, uyuşturucu gibidir; en ağır sonucu da gerçekleri yok saymaktır…

    Artık bu ülkede şunlar olmayacak:

    1. FETÖ ile HDP, CHP’nin trenine binemeyecek. Çünkü Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan döneminde FETÖ’nün de, PKK’nın da beli kırılacaktır. Fırat Kalkanı ve Afrin kahramanlığından sonra Kandil düşerken FETÖ’yü de, HDP’yi de karalar bağlayacaktır.

    ABD kontrollü FETÖ-CHP-HDP dönemi bitecektir.

    Artık CHP’nin cumhurbaşkanı adayı; İzmir’de yüz binlerin önünde “yardımcılarımın içinde Demirtaş olacak, bakanlar kurulunda da HDP’liler bulunacak” diye bir laf edemeyecektir.

    Artık “Erdoğan gitsin isterse Türkiye batsın” diyen vicdanı kararmış CHP’liler, HDP’ye barajı aştırmak için çırpınıp duramayacaklardır…

    Afrin komutanına, “senin apoletlerini sökeceğim” diyen bir CHP’li aday olmayacaktır.

    Artık CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı “Amerikalılar beni aradı, FETÖ ile ilgili belgeler Fetullah Gülen’in iadesini gerektirecek gibi değil” diye 5. Kol faaliyeti yapamayacaktır.

    Muharrem İnce ciddi ve güvenilir bir siyasetçi olsaydı, “kim o Amerikalılar, açıkla” çağrısına cevap verirdi. Hala susuyor...

    Artık hükümet, Parlamentoda değil sandıkta doğrudan milletin oyu ile belirleneceği için CHP bu topraklarda bir daha asla iktidar yüzü göremeyecektir. Çünkü CHP zihniyetinin karşısında bugün yüzde 60, bir dahaki seçimlerde yüzde 65 diriliş sevdalısı seçmen çoğunluğu olacaktır.

    2. Bir daha halkın iktidar emaneti verdiği hükümetlerin; milletin değerlerine düşman medya gibi, üniversiteler gibi, yüksek yargı gibi, küresel sermaye ile bağlantılı iş dünyası gibi ortakları asla olmayacaktır. Hele hele silahlı kuvvetler içinde iktidar heveslisi cunta yapılanmaları, kışlanın kapısından içeri asla giremeyecektir.

    3. FETÖ’den ağzı yanan devletimiz, artık dine hizmet maskeli iktidar heveslilerine, hükümetlere yön vermeye kalkan, hatta darbe hazırlığı yapacak kadar gözü dönmüş paranoid şizofren tiplere daha en başta müsamahasız, dikkatli ve hassas olacaktır.

    Toplumsal yapıyı milli ve manevi yönden kuvvetlendirmek, dürüst, ahlaklı, faziletli nesiller yetişmesi için sadece Allah rızası için çabalayan samimi insanlara evet... Ama devletin içine adam sokup, amirlerinden değil, liyakat ve kabiliyetleri kendinden menkul uçuk kaçıkların emrine girilmesine hayır...
  • Metnin içeriği hakkında bilgi verebilir...
    Son ada okumaya başladığım ilk andan itibaren beni içine çeken bir roman oldu. Kitabın konusu kısaca: Sadece kırk ailenin yerleştiği kimsenin bilmediği bir adada başlıyor. Bu adada insanlar huzur ve eşitlik içinde yaşıyor. Buradaki yaşam hayatın bütün streslerinden uzak, politik ve siyasi çekişmelerin dışında bir yerdir. Daha sonra darbeci albayın buraya gelerek bir takım uygulamalarından sonra “Cennet Ada” yitirilir. Aslında kitabı ilk elinize aldığınızda bir ütopya kitabı okuyacağınızı düşünüyorsunuz ama öyle değil. Kitap bir ütopya sayılamaz. Yazarın vermek istediği mesajı örtülü bir şekilde vermiş sadece. Kitapta sözü edilen ada aslında bizim kendi vatanımız Türkiye’dir. Eskiden herkes Türkiye’de huzur içinde yaşıyor ama sonra işler değişiyor. (Yazarın burada pek haklılık payı yok. Çünkü millet olarak bizler kendimizi bildik bileli sürekli bir açmazın içindeyiz) Son Ada tamamen yazarın özlem duyduğu eski huzurlu Türkiye’dir. Herkes bu adada eşittir. Kimse mülkiyet hakkına sahip değildir. Adanın ormanlarındaki çam fıstıkları herkes tarafından ortak çalışmayla toplanır ve gelir eşit şekilde dağıtılır. (Tabi burada iki sorun var. Birincisi bu düşünce komünist düşünce yapısının bir hayalidir. Fakat bu hayal geldiği her yerde yine kan ve gözyaşı getirmiştir. Hiçbir yere bir huzur ve eşitlik getirdiğine şahit olan kimse yoktur. İkincisi ise eşitlik ve adalet kavramlarının tartışılmasıdır. Bir yerde eşitlik mi sağlanmalıdır yoksa adalet mi? Benim şahsi kanaatim eşitlik olan yerde zaten adaletsizlik vardır. Fakat bu ayrı bir tartışma konusu olduğu için çok fazla bu konudan söz etmeyeceğim.) Daha sonra bu adaya emekli olan darbeci bir albay gelir. ( Kenan Evren’in kast edildiği çok açıktır.) Bu darbeci albay adaya geldiği gibi bir sürü değişlik yapmaya başlar. İlk yapacağı şeylerden biri de martıları düşman ilan etmesidir. Martılar düşman ilan edildikten hemen sonra martılara karşı bir katliam yaşanır ve martılar da saldırıya geçerler. Bunun üzerine halk kendine gösterilen düşmana karşı açıkça tavır alır ve barış içindeki adada artık savaş başlar. ( Burada yazar gerçekten eşine az rastlanacak bir şekilde alegorik bir anlatıma başvurmuştur. Daha önce bu şekilde başarı sağlayan iki öykü okumuştum: “Martı ve Küçük Karabalık.” ) Sonrasında martılar ile baş edilmeyeceği anlaşılınca martılara karşı adaya tilkiler getirilir. (1980 öncesi gibi ilk olarak bir düşünce taraftarları düşman seçilir. Ardından düşmana karşı ayrı bir düşman ortaya sürülür. Bu iki düşman birbirini yer.) Fakat ummadıkları bir şey olur ve tilkilerin martıları yemesiyle ortaya bu sefer yılanlar çıkmaya başlar. ( 1980 sonrasında aslında ülkede anarşi bitecekken kimsenin hesap bile etmeği şekilde, o andaki boşluktan yaralanarak en büyük terör örgütleri kuruldu.) Ada artık yaşanmaz bir hal almıştır. Yılanlardan, tilkilerden ve martılardan dolayı insanların için artık o ülke yaşanmaz hale gelmiştir. O ülkeyi de o hale getirenler hiçbir suçları yokmuş gibi ortada dolaşırlar. Adadaki halk ilk olarak kısık sesle bu olanlara karşı çıksa da sonradan herkes albaya uymuştur. Onun dediklerini yapmışlardır. Adada ismi geçen yazar ise adanın aydını olarak geçmektedir. Sürekli albaya muhalefet etmekte halkı uyarmaktadır. Kendini halka anlatamayan yazar, halkında bu tavrını bir türlü anlayamaz. İşin sonunda her cuntada olduğu gibi bu muhalifte önce kelepçelenir ve bir daha akıbeti hakkında kimse bir şey duymaz. ( Özellikle yazar üzerinden ülkedeki aydın kesimin hali anlatılmaya çalışılmış. Derin hayallerde bile “aydın kesim” kendini halka anlatamamış. Görüldüğü üzrede bunun sonucunda halk suçlanmış. Keşke yazar birazda bu aydın kesim “neden kendini hakla anlatamıyor” diye sorsaymış.) Neticede ada herkesin gözü önünde yok olur. Artık yaşanmaz. ( Ülke de böyle giderse yakında yanacak ve Türkiye artık yaşanmaz bir ülke olacaktır mesajı verilmiş.)
    Tabi bu kitap 1980 dönemi Türkiye’si için yazılmıştır. O günden bugüne değişen çok şey oldu. Örneğin millet kendine darbe yapmaya çalışanlara karşı bir darbe indirdi. Adadaki halk gibi korkup köşeye çekilmedi. Yazarın ayrıca verdiği mesajlarda katılmıyorum. Bu ülke ve bu ülkenin insanı muhtemelen gelecekte de çok büyük acılar yaşayacaktır. Fakat bu ülkeyi yakmaya Allah’ın izni ile kimse muvaffak olamayacaktır.
    Sonuç olarak kitaptaki siyasi düşünceler ve yazarımızın genel olarak siyasi düşünceleri tutarsız bulsam ve eleştirsem bile Edebiyat Dünyamız açısından ardında çok güzel bir eser bırakmıştır. Böyle başarılı, sade, anlaşılır ve akıcı bir romanla edebiyat dünyamıza katkıda bulunduğu için kendisine teşekkür ediyorum. Bu incelemeyi okuyan herkese de uyanık olarak kitabı okumasını tavsiye ediyorum.
    Son olarak bu darbeci albay yaptığı her şeyi demokrasi ve medeniyet adına yapmıştır. Bu aklıma ABD’nin Irak halkına demokrasi getirmesini aklıma getirdi.
    Sözlerimi Mehmet Akif’in dizleri ile bitiriyorum:
    Medeniyet denilen maskara mahluku görün
    Tükürün maskeli vicdanına asrın tükürün.