Ben bu kitapta Milhan Ziyad’ı mı okudum yoksa aslında tüm o iç sesimle mi yüzleştim kestiremiyorum. Yazar öylesine derin bir sohbete dahil ediyor ki bizi kitaba ara dahi veremiyoruz. Milhan geçmişine yabancı kalmış bir adam, hatırlayamıyor hiç bir şeyi sadece rutin hayatını yaşıyor sonra rahatsızlığı nüksediyor bir şeyler hatırlamaya çalışıyor ama parçalar farklı yerlerden. Çizdiği o ağır konulu tabloları kriz anında atıyor dışarı kurtulmak istiyor belki de, kendisi de bilemiyor ne hissettiğini sonra o tabloları Vefa isminde biri buluyor sahip çıkıyor, Vefa da tüm umutları tablolara bağlıyor ve kendisininmiş gibi lanse edip yarışmaya katılıyor. Gerçekten hem durup düşündüren hem de akıp giden bir kitap. Öncesinde psikolojiye değinen yazar kitabın yarısından Sessizliğin Şiddeti sonra bir cinayeti çözmeye itiyor bizi. Sonu için yorum yapamıyorum, son cümleleri okuduğumda gözlerim uzun süre duvarımda takılı kaldı. Büşra Nur Arzoğlu
~ Kendimi dışarıdan görmeyi ne çok isterdim. Bir başkasının gözlerinden bakarak izlemeyi ve tüm benliğimle içinde oluştuğum, geliştiğim ve var olduğum bu fiziksel bütünlüğe öylece bakmak.
“Bilmiyorum ne vardı saçlarında..
Rüzgar mı delice eserdi,
Gözlerim mi öyle görürdü yoksa..
Saçlarının her hali hoşuma giderdi.”
Aslında bu kadar basit güzel sevmek, bir o kadar da meşakkatli ama tam da bu şekilde. Asaf’ın sevdiği gibi sevilmemiz dileğiyle.