Tarih bize göstermiştir ki, zalim iktidarlar doğrudan katliama başlamaz. Önce bir şey yapar: Düşmanını insan olmaktan çıkarır.
Bu sürecin adı sosyal psikolojide “dehumanizasyon”dur. Hedef kitleye artık insan özellikleri atfedilmez. Onlar mikroptur, virüstür, kanserli hücredir, yabancı bir bedendir. Ve tıpkı bir cerrahın kanserli dokuyu keserken vicdan azabı duymaması gibi, iktidar da bu “temizlik” işlemini vicdan rahatlığıyla yürütür.
Bu mekanizma işlediğinde şu düşünce zinciri kuruluyor: Bunlar insan değil → Yaptıklarımız zulüm değil → Bu bir temizlik (ve hatta) → Biz dünyaya iyilik yapıyoruz!
Peki tarihin aynasına baktığımızda neler görüyoruz?
Firavun mesela: “Büyüyünce bozguncu olacaklar” diyordu!
Kur’an’ın anlattığı Firavun, İsrailoğullarının her doğan erkek çocuğunu katlettirdi. Gerekçe neydi? Bu çocuklar büyüyünce ona karşı çıkacak, düzenini bozacaklardı. Yani suç, henüz işlenmemiş bir suçtu. Mağdur, henüz doğmuş bir bebekti.
Firavun zalim miydi? Kendi gözünde hayır. O bir düzen koruyucusuydu! Kendini tehdit eden unsurları temizliyordu!
Hitler’in mantığı da çok farklı değildi esasen. Ona göre “Irk Temizliği” masumları da kapsardı!
Nazi ideolojisinde Yahudi çocukları ayrı bir kategori değildi. Onlar “Yahudi ırkının” taşıyıcılarıydı. Bugün öldürülmeseler bile yarın “tehdit” oluşturacaklardı. Auschwitz’e giden trenlerdeki çocuklar bu mantığın kurbanıydı.
Hannah Arendt bu zihniyeti “kötülüğün sıradanlığı” kavramıyla açıkladı. Katiller canavar değildi, tıpkı bu günün zalimleri gibi, sadece düşünmüyorlardı. Emirleri uyguluyorlardı. Karşılarındaki çocuğu insan olarak görmek için zihinsel bir emek harcamıyorlardı.
Ve Ruanda…
1994 Ruanda soykırımında Hutu iktidarı, Tutsileri “hamam böcekleri” (inyenzi) olarak tanımladı. Radyolar bu dili yaydı. Komşular