İşkence, insanın buluşu. Tekerleği bulan o zeki, yaratıcı insan soyu, belki de tekerlekten önce işkenceyi icat ediyor. Hayvanlar âleminde böyle bir şey yok; ne içgüdüsel ne bilinçli. Öfkelenebilirler, hırlayabilirler, bir aslan kükrer, bir köpek dişlerini gösterir ama acı çektirmeyi bilmezler, çünkü onu icat etmemişler. İşkence, insanın kötü zekasının sonucu; bir sanat gibi tasarlanmış, bir bilim gibi mükemmelleşttirilmiş, bir zevk gibi kullanılmış. Hayvanlar öldürür, parçalar ama acıyı amaç haline getirmez. İnsansa bu dünyada hem mucit, hem kurban hem de cellat.
..İnsan insanın zehrini alır. Ama onu zehirleyenlerde insandı; başka insanlardı, soğuk, uzak, acımasız insanlar. O zaman belki de doğru olan şuydu: Seven insanlar birbirinin zehrini alır, birbirine şifa olur, birbirini kurtarır. Böylesi daha gerçek, daha insaniydi.
Uzak tanıdıklarımızın yüzü net gelir gözünüzün önüne ama sevdiklerimizin yüzü bir türlü tamamlanamaz. Çünkü gülüşleri, kaş çatışları, yüz ifadeleriyle tanırsınız onları; tek bir sabit resim olarak değil, binlerce anının toplamı olarak.
Yas aslında bencildir, terk edilmiş bir dünyada kendimiz için tuttuğumuz bir yastır. Ben onsuz nasıl yaşarım?
... Ama bu, hikayenin sadece bir parçası, vedalaşmanın bir yüzü.