Martin’in serüvenini okurken kalbim defalarca sıkıştı. O açlıkla kıvrandığında, giysilerini rehinciye verdiğinde ben içimden Artık bırak Martin, yeter dedim. Ama o bırakmadı. Her defasında kalktı, yeniden denedi. İşte ona en çok burada hayran kaldım.
Jack London öyle bir anlatıyor ki sanki Martin’in yorgunluğunu, gözlerindeki açlığı, içindeki sarsılmaz inancı hissediyorsunuz. Betimlemeler çok güçlü, olay örgüsü sizi sürükleyip götürüyor. Sosyalizmle bireyciliğin çarpıştığı satırlarda insan ister istemez durup düşünüyor. Yazarın asıl anlatmak istediği, bireyciliğin hüzünlü sonuydu belki de. Ama eleştirmenler bunu görememiş gibi.
Martin’in toplumsal sınıfla yüzleşmesi beni en çok yaralayan bölümlerden biriydi. Başta burjuvaya hayranlık duyuyor; o dünyayı sanki ulaşılmaz, kutsal bir yer sanıyor. Ama içine girdikçe o dünyanın aslında ne kadar sığ, ne kadar çıkarcı olduğunu fark ediyor. Ve bu fark ediş, ona çok acı bir hayal kırıklığı yaşatıyor.
Kendini geliştirdikçe, büyüdüğü çevreye de sığamaz hâle geliyor. Oysa insan hep eve dönmek ister değil mi? Ama Martin artık dönemiyor. Çünkü o uçurum çoktan oluşmuştu. Bir puzzle’ın yanlış parçası gibi hiçbir yere ait değil artık. Ne geldiği yere ne de gitmek istediği yere… İşte en çok burada içim sızladı.(
Kitabı kapattığımda aklımda onlarca düşünce, içimde ise derin bir hüzün kaldı.
Martin Eden’i okuduktan sonra yalnızca Martin’e değil, bu hikayeye ışık tutan Jack London’a da hayran kaldım. Çünkü bu roman bir yanıyla da onun hayatından izler taşıyor.
Ve ben kitabı bitirdiğimde sessizce fısıldadım
Güle güle Martin Eden… Bize çok şey bıraktın.