Tarih ona yalnızca insanlığın ne kadar zavallı olduğunu öğretmişti: Bir
dönemde insanlık felaketlere uğruyor, mutluluğunu yitiriyordu; sonra bütün
gücüyle çalışıp çabalamaya koyuluyor, iyi günlere kavuşmak için türlü cefalara katlanıyordu. Nihayet tarihin bir döneminde insanlık rahata kavuşacak gibi oluyor; artık tarihin kendisi de rahat edecek, diyorsunuz. Nerede? Tekrar işler bozuluyor; her şeyin altı üstüne geliyor; insanoğlu yeniden çalışıp çabalamaya başlıyordu... Güzel günler bir türlü sürmüyor; hayat değişiyor, her şey durmadan bitip yeniden başlıyordu.
— İyi söyledin. Bu coşup taşan öfke, bu kötülüklere amansızca saldırış,
alçalmış insanları kepaze ediş, işte asıl edebiyat budur.
Oblomov birden parladı:
— Hayır, hiç de değil! Hırsızı, düşmüş kadını, aldatılmış bir budalayı anlatın,
anlatın ama insanı da unutmayın. Sizin için insan diye bir şey yok mu? Yalnız
kafanızla yazmak istiyorsunuz. Düşünmek için kalpsiz olmak gerekir,
sanıyorsunuz. Hayır, düşünmeyi besleyen sevgidir. Düşen adama el uzatın,
mahvolan bir adamın haline ağlayın, onunla alay etmeyin. Sevin onu! Onda
kendinizi görün ve ona kendinizmiş gibi bakın.