Gerçekten sevmek, birini her neyse tam da öyle kabullenmek, başka türlüsünü hayal bile etmek değil mi? Onu, daha iyisini, eksiksizini düşlemeden bağrına basma yetisi. Olduğu gibi.
Vazgeçilme endişesinin pençesinde mütemadiyen senden vazgeçeceğini düşündüğün insanlara yönelmek ve birikmiş faturaların tahsilatını onlardan talep ederek zavallıcıkları yıldırıp hiç niyetleri yoksa bile sonunda ilişkiden vazgeçecek kıvama getirmek. Kendini gerçekleştiren kehanet.
Çocukluğunda evebeyniyle sağlıklı bağ kuramayanlar, büyüdükten sonra hep ana babalarına benzeyen kişiler kimselere çekilir, kendilerini tanıdık ve tekinsiz duyguları taşıyan bu insanlara hissettikleri kaygılı yakınlığı aşk zannederlermiş.
Ne arıyodun ki?
Yakup, “Evimi” dedi. Sersemledim. “Tabi ev deyince” diye devam etti, “herkes başka bir şey anlıyor. Ama ülkenden ayrıldıysan, hele öyle yapmak zorunda kaldıysan, ev artık başka bir türlü hayal oluyor. Ben her adımda birazını kaybettim. Kaybettiçe de bulmak için daha çok hırpaladım kendimi. Yanlış yerlerde arayınca bulunmuyor.”