İtalyan yönetmen Ferzan Özpetek’i ilk defa okudum ancak filmlerini izleme fırsatı bulmuştum. Romanını okurken de filmlerinden birini izliyormuş izlenimine kapıldım. Yemek masası sahneleri, eşcinsel karakterler yönetmenin olmazsa olmazıdır. Kitapta da çokça vardı. Kendi hayatından da kesitler sunduğu romanda renkli ve tutkulu bir aşk hikayesi okuyoruz. Hikayenin samimiyetini sevdim; çözümlemeler ve anlatıcının iç dünyası oldukça içten ve yalın bir şekilde ifade edilmişti. Rengarenk aşklar ve dostluklar içimi ısıttı. Fakat azımsanamayacak sayıda bulunan ifade gücü zayıf cümlelerden rahatsızlık duymamı engelleyemedi.
HEYECAN KAÇIRICI İFADELER İÇEREN ALAN
Aslında arka planda bir yol hikayesi olan roman, anlatıcının sevgilisinin (Simone) hastalığının ilerlemesiyle birlikte çıkmaya karar verdiği yolculukta geçmişi anımsaması, Simone’ye hatırlayamayacağını ve daha kötüsü söylediklerini anlayamayacağını bilmesine rağmen anlatması temeline kurulu. Yani anlatıcı Simone’ye anlatırken bizde onunla birlikte dinliyoruz geçmişlerini. Simone’nin hastalığı bizi zorla ağlatmak, duygularımızı sömürmek için çekilmiş sayısı bir hayli fazla olan filmde işlenen bunamaydı. Yazarın bu kadar garantici ve sıradan davranmış olması beni hayal kırıklığına uğrattı açıkçası. Bu hastalık pençesine aldığı kişiden çok sevdiklerini bitiren bir hastalık olduğu için sürecin son derece romantik bir şekilde anlatılmasına imkan sağlıyor. Bu imkanı sonuna kadar kullanmış, yüreğimize seslenmeyi ilke edinmiş yazar romanında.
Benim yüreğime seslenmeyi kısmen de olsa başardı. Benim için keyifli bir okumaydı. Herkese keyifli okumalar dilerim.