Yalnızlık insanın kendisiyle en uzak mesafesidir. Kısacık bir yalnızlık anına bile bütün hatıralar sığabilir. Geçmişin o kalabalığında, uğultulu hengâmesinde kendinle baş başa kalabilmek imkânsızdır.
Eski defterlerin kapağı bir kere açılmaya görsün, artık kapatmak olanaksız hale gelir; geçmişin bütün netameli işleri, ruhunu zayıflatan saf çelişkiler, unutmak istediğin yüzler, sesler, kokular oradan sökün ederek bir iç sıkıntısı halinde kalbine çöreklenir ve sen gecelerine tebelleş olan bu kâbusa yakalanmamak için uykuyu kendine haram edersin.
Birisi koyu bir yalnızlık pahasına o defterde yazılı olmayanları da anlatmalı. Yaşayanların hayata dair küçük beklentileri, dünyadayken bir cehennemin içine itilme korkusu, onları sahte sarılmalara, düzmece kutlamalara, mübalağalı aşk sözcüklerine, uyduruk sevgi gösterilerine mecbur bırakır; bir gün cesaretle hayatını değiştirebilme hayali kursa da kişisel mutluluğunu ucuz numaralarla güvence altına almanın zavallılığı ölene dek devam eder. Kimsesizliği, kınanmayı, ayıplanmayı, eksilmeyi ve daha çok eksilmeyi göze alıp her şeyi olduğu gibi anlatmaya sadece hayaletlerin gücü yeter.
Bir ölünün kaybedeceği ne olabilir?
En hicranlı ayrılığın ve en mesut kavuşmanın arasındaki arafta duruyorduk.
Bir yanımızda ateş diğer yanımızda çiçek tarlası vardı. Kader bize neyi reva görecekti? Daha ne kadar kendimle kavga edecektim? İmkânsızlığı yenecek kadar kuvvet bulabilir miydim kendimde?