Tarihlere sorun ki bize "Ölmez Türk" derler.
Bozkırın Ritmi ve Mehteran Sesi Türklerin askeri müzik serüveni, İslamiyet öncesi dönemde "Tuğ" ve "Nevbet" geleneğiyle başlar. Hunlar ve Göktürkler döneminde davul ve boru gibi enstrümanlar, hakanın hâkimiyet sembolü olarak kabul edilmiştir. Bu gelenek, Osmanlı Devleti ile birlikte dünyanın ilk ve en eski ordu bandosu olan Mehterhane-i Hümayun’a dönüşmüştür. Mehter müziği, sadece bir moral kaynağı değil, aynı zamanda psikolojik bir savaş unsuruydu. Kös, davul ve zurnanın heybetli sesiyle icra edilen marşlar, "üç ileri bir geri" olarak bilinen vakar dolu yürüyüşle birleşerek Osmanlı ordusunun gücünü dünyaya ilan etmiştir. Bu tınılar, Avrupa müziğini de derinden etkilemiş ve Mozart, Beethoven gibi bestecilerin "Alla Turca" (Türk Tarzı) eserler vermesine ilham kaynağı olmuştur. Islahattan Cumhuriyete: Armoni Mızıkası 19. yüzyılda, II. Mahmud döneminde ordunun modernize edilmesiyle birlikte mehterhane yerini Batı formundaki Mızıka-i Hümayun’a bırakmıştır. Giuseppe Donizetti (Donizetti Paşa) gibi isimlerin öncülüğünde, Türk askeri müziği polifonik (çok sesli) bir yapıya bürünmüştür. Bu dönemde bestelenen "Mahmudiye" ve "Mecidiye" marşları, modern Türk marş geleneğinin ilk adımlarıdır. Milli Mücadele dönemi ise marşların birer bağımsızlık manifestosu haline geldiği zirve noktasıdır. İstiklal Marşı başta olmak üzere; "İzmir Marşı", "Sakarya Marşı" ve "Hoş Gelişler Ola" gibi eserler, cephedeki askerin azmini ve milletin hürriyet sevdasını notalara dökmüştür. Bugün Türk askeri marşları, hem mehterin kadim köklerini hem de TSK Armoni Mızıkası’nın modern ve çok sesli kalitesini bünyesinde barındırır. Bu marşlar, birer askeri düzenleme olmanın ötesinde; geçmişin zaferlerini bugünün kararlılığına bağlayan, vatan sevgisini ritimle harmanlayan ortak bir hafızadır.
1000Kitap
18 Mart 1915 Deniz Muharebesi
Boğazın savunmasından sorumlu Müstahkem Mevki kumandanı Cevad Paşa idi. Müstahkem Mevki Kumandanlığı 31 Temmuz 1914'te özel seferberlik emrini birliklerine tebliğ ederek teyakkuza geçirdi. Birlikleri kolordu yetkisinde ve doğrudan başkumandanlığa bağlıydı. Birlikler, 9 ve 11. piyade tümeni ile 2. Ağır Topçu Tugayı (3., 4. Ağır Topçu Alayları), Erenköy Ağır Topçu Bölge Komutanlığı (8. Ağır Topçu Alayı, 3. Numune Ağır Topçu ve 4. Muhasara Topçu Taburları), istihkâm bölükleri, muhabere bölükleri, ışıldak müfrezesi, uçak ve mayın müfrezelerinden oluşmaktaydı. Komutanlık, ayrıca 3. Kolordu kuruluşunda yer alan Eceabat'ta genel ihtiyatta bulunan Kurmay Yarbay Mustafa Kemal komutasındaki 19.Tümen'e de emir verme yetkisine sahipti. 18 Mart günü Müstahkem Mevki komutanlığı kadrosunda; 230 adet çeşitli çapta top, obüs ve havanlar vardı ve bunların ancak 82'si yapılan harekâtta kullanılabilmiş idi. Bunun dışında savaş gemisi olarak Muin-i Zafer, Asar-i Tevfik, Mesudiye, Berk-i Satvet ve Ertuğrul savaş gemileri ile Selanik, İntibah, Samsun ve Nusret mayın gemileri cephede kullanılabilecekti. Harekâttan önce ilk üç mayın gemisi ile denize 403 mayın döşenebilmişti. Ayrıca Nusret Mayın gemisi de Karanlık liman bölgesine 7-8 Mart gecesi 26 mayın döşeyerek önemli bir tedbir alınmıştı. Büyük savaştan bir gün önce 17 Mart 1915'te Bozcaada'da Akdeniz orduları başkumandanı General Hamilton'un da katıldığı toplantıda, yapacakları deniz harekât planı görüşüldü. Bu plana göre, mayınlardan temizlenmiş olan boğazın aşağı kesimlerinde bütün savaş gemileri kullanılarak boğaz zorlanacaktı. Nitekim bu amaçla, 16 zırhlı, 4 kruvazör, 14 muhrip gemisi 1 uçak gemisi ayrıca yüzlerce yardımcı gemi ve filikaları harekete geçirdiler. Bunlara uçaklar ve denizaltıları da yardımcı olacaktı. 18 Mart 1915
18 Mart Çanakkale Zaferi
Reklam
KOCASEYİT ALİ ONBAŞI 🇹🇷🇹🇷 Köyünde onu herkes öldü bilmektedir. Çanakkale’den Havran’daki köyüne kadar 145 kilometreyi 13 günde yayan yürür. Geldiğinde evine giremez. Çünkü 9 yılda belki karısı, yeniden evlenmiş olabilir. Akşamdan geldiği evini sabaha kadar göz hapsine alır. Sabah koyunları çıkarmak için gelen bir akrabası ile karşılaşır. “-Sen kimsin? -Ben Seyidim. -Biz seni öldü biliyoruz. -İşte sağ döndüm. Benim hanım evli mi? -Hayır evli değil. Bir çocuğun var içeride, çocuğu korkutursun. Bağırarak git, haberi olsun.” Kapıdan eşinin ismini seslenir. 8 yaşında bir kız çocuğu kapıya gelir. “Anne” diyor, “kapıda sakallı biri var korktum.” Annesi geliyor kapıya bakıyor ki, adamı. “Korkma kızım o senin baban.” Ve 9 yıl sonra kızıyla böyle tanışıyor. O kız, sonradan nine olduğunda torunlarına, “Baba deyip de bir müddet kucağına oturamazdım” der. *** Kocaseyit namı, Seyit Ali Çabuk tam adı. Çanakkale’de 276 kiloluk top mermisini tek başına sırtlayıp İngiliz zırhlısını vuran kahraman. 1889'da Balıkesir'in Havran ilçesine bağlı bir orman köyü olan Manastır köyünde doğan Seyit Ali, Yörük çocuğudur. Mavi gözlü ve ufak tefektir. Gariban Anadolu köylüsü. Keçi güder arada kaçak odun kömürü yapar satar. 1909’da askere gider. 1912’de Balkan Savaşı’na katılır. 1914’te Birinci Dünya Savaşı başlayınca Çanakkale cephesinde topçu eri olarak bulundu. 18 Mart1915'te Müttefik donanması Çanakkale Boğazı'nı geçmek için saldırıya geçti. Bu sırada Seyit Ali, Rumeli Mecidiye Tabyası'nda görevlidir. (Savaşın en kritik anlarından birinde Queen Elizabeth zırhlısından atılan bir top mermisi Mecidiye Tabyası'na isabet eder. Mecidiye Tabyası'nın pozisyonu çok kritiktir. Boğazdan geçen düşman savaş gemilerini vurmak üzere oradadır. Ve hedef alınan tabyada geriye sadece iki er ve tabya komutanı
BUGÜN 18 MART
Hepimiz Seyit Onbaşı'yı ve 276 kiloluk top mermisinin hikayesini ve bu fotoğrafı biliyoruz. Bu fotoğrafta neden Seyit Onbaşı'nın arkasında başka bir asker daha vardır? Olayın asıl kahramanları Seyit Onbaşı ve mermi olmasına rağmen neden bu fotoğraf karesine bir başka asker girmiştir? Fotoğraf karesine giren asker tesadüfen orada bulunan biri değildir. Kendisi namıdiğer Niğdeli Ali yani Ali Çolak'tır. Niğdeli Ali ilk savaş tecrübesini 1912 yılında katıldığı Balkan Harbi'nde edinir. Balkan Harbi'nin bitiminde evine Niğde'ye dönen Ali evlenir. Fakat bu kez de Birinci Dünya Savaşı patlak verir ve Ali'yi Çanakkale cephesine çağırırlar. Çanakkale'deki birliğine vardıktan sonra Mecidiye Bataryası'nda görevlendirilir. Mecidiye Bataryası son derece önemlidir. Çünkü diğer birlikler yok olmuştur. Bunun farkında olan İngilizler bu bataryayı hedef alır ve savaş gemisinden atılan tahrip gücü yüksek bir mermi ile bataryayı vururlar. Batarya Komutanı Yüzbaşı Hilmi Bey hemen bölgeye gelir. Yaralı ve sağ kalan askerleri arayan ararken de ağlayan yüzbaşı imdat feryatlarının geldiği yöne doğru giderek toprağın altındaki Niğdeli Ali'yi kurtarır. Niğdeli Ali ayağa kalktıktan sonra yaralı arkadaşları var mı diye gezerken ayağına bir şey takılır. Bunun bir ayak olduğunu fark eden Ali patlamanın etkisiyle diklemesine yere saplanan bir arkadaşını yine Yüzbaşı Hilmi bey ile toprağın altından çıkarır. Toprağın altından çıkarılan ikinci kişi ise Seyit Onbaşı'dır.🇹🇷 * @lıntı #çanakkalegeçilmez #18mart
iki harf yok. Ne 0 ile 0, ne de O ile O... Doğrusu; 0 ile O
0 ile O Üzülerek belirtmeliyim ki, dış görünüşe göre hareket edenlerin önemli bir kısmı, başlığı yanlış okumuş bulunuyor. Burada iki rakam veya iki harf yok. Ne 0 ile 0, ne de O ile O... Doğrusu; 0 ile O. Bu örneği, ilgi çekmek için verdiğimi sananlar da yanılıyor. İlgi çekmek, aynı zamanda şimşekleri üzerine çekmek olduğundan, böyle bir şeye hiç niyetim yok. Olsaydı eğer, en azından haftada birkaç gün televizyona falan çıkardım. Fakat çıkmıyorum. Hatta televizyona çıkmak yerine, çatıya çıkıp anteni düzeltmeyi tercih ediyorum. Kuşkusuz, bu satırları biraz daha açmam gerekiyor. Fakat içimden bir ses de şunu söylüyor: "Ben daha öteye geçemem, yanarım." Melek miyim? Elbette hayır. Şimdi burada, bu yazıyı yazarken, üslubumuza da dikkat etmemiz gerekiyor. Çünkü o kadar çok alıngan insanla karşı karşıyayız ki, bu durumdan alınmamak mümkün değil... Sanki herkes kendini yanlış anlamaya veya anlatmaya göre programlamış. Sözgelimi, aklıselim insanların söylediği her şey, hızlı bir şekilde bulandırılmaya çalışılıyor. Mesela siz, Türkler ile Kürtlerin veya Kürtler ile Türklerin etle tırnak gibi olduğunu, dolayısıyla ayrılmalarının mümkün olmadığını söylüyorsunuz. Hemen biri çıkıyor ve "kim et, kim tırnak" sorusunu ortaya atıyor. Bir başkası da Türklerin et, Kürtlerin ise tırnak olduğundan dem vuruyor. Demesine göre, tırnak uzadıkça kesiliyormuş! Bizde "büyük sözü" diye bir şey vardır veya vardı. İşte o büyükler, "Her ağacın bir gölgesi olur" sözünü söylemişler. Yanına da, "Güzel olana gölgesi bile düşmandır" notunu düşmüşler. "Millet ağacımızın gölgesi Anadolu'dur" dediğimiz vakit, herhalde yanlış bir şey söylemiş olmayız. "Bu güzel vatan" derken de, hemen ikinci atasözü aklımıza geliyor! Fakat sözün yanına itibar kelimesini de koymamız icap eder. Mesela "Sizinle olan
Reklam
Reklam