Trenlerimizi odunla işleriyorduk. Hatta Filistin zeytinlerini bile lokomotif ocaklarında yaktığımız olmuştur. Suriyeliler kağıt ve altının bir olduğu emrini kabul ettilerse de, odun ve her türlü ordu müteahhitliğinden vazgeçip bir kenara çekildiler. Demiryolu servisi durmak üzere idi. 0 zamanlar odun işlerini idare eden Şam yalısı Tahsin Bey, daha iyi hatırlayabilir, fakat galiba az bir müddet sonra kağıt para ile şu kadar, altın para ile bu kadarı diye bir odun fiyatı koymaya ve kendi imzamızla kağıtla altın arasındaki farkı ilân etmeye mecbur kalmıştık.
Hele çöl bedevilerinin altın ve kıymetli taştan başka dinleri yoktu. Sınır boylarındaki şeyhlerin göğsünde İngiliz ve Alman nişanları yanyana idi. Şeyh size kim olduğunuzu sorar, İngiliz misiniz?
- Yaşa İngiliz!
- Türk müsünüz?
- Yaşa Türk!
Siz vereceğiniz nişan veya altını hesap ediniz. O dakikada beklediğiniz iş yapılmıştır. İngiliz cephesinden at kaçırıp bize satan Bedeviler, dönüşlerinde bizim atlarımızı çalıp ingilizlere satarlardı. Harb cephelerinin ta ortalarında saklanarak, kaçan tarafın ganimetlerini yenmiş olanlardan daha önce toplamak için hayatlarını tehlikeye atanlar az değildi.
Büyük bozgundan sonra Şam istasyonunda bırakmaya mecbur olduğumuz en son vagonun bile içi mecidiye dolu idi.
Hastaları sevk etmek üzere develer geldi. Devenin üzerine iki gözlü yapılmış ve şutuf dedikleri sandıklar içerisine girdik. Mukabil taraftaki hasta arkadaş benden ağır olduğu için benim tarafıma muvazene hâsıl olsun diye taş parçaları konuldu. Deve bir ileri bir de geri hareket yaparak olduğu yerden ayağa kalktı. Yavaş adımlarla yürümeye başladı. Bana da sandık içerisinde ve bilhassa güneşin harareti altında bir rehavet gelmişti.
Birçok günlerden beri sigaradan mahrum olduğumdan, arkadan içilen bir sigara dumanı bana ne kadar lezzetli bir koku intişar ettirdi. Be her sigarayı bir Mecidiye mukabili olarak sigara aldım. Bizim develeri sevk eden deveci, bende para olduğunu görünce hainâne sözlerle benden para istemeye başladı. Tabi kim onun sözüne kulak asar.
Anadolu'da yol boylarında karşılaştığınız Mahmudiye, Mecidiye, Aziziye, Hamidiye, Reşadiye köyleri, Balkanlardan ve Kafkaslardan geri çekildiğimiz yılların hatırası olarak duruyor karşımızda..
Yeni padişah, Mecit'in zamanında nasıl her şey MECİDİYE diye adlandırılıyorsa, kendi döneminde de AZİZİYE diye adlandırılmas gerektiğini böylece daha ilk icraatında hatırlatmış oluyordu. Abdülhamit'in bundan ders aldığı, kendi döneminde de her şeye, sudan hastaneye, demiryoluna, marşlara kadar her şeye HAMİDİYE adını verdirtmesinden anlaşılır. Bunu saltanatını pekiştirmenin bir gereği olarak ve Osmanlı geleneğindeki, ülkenin padişahın mülkü olduğu inancıyla yaptığı açıktır.
"Ben," dedi, "bir şeye özlem duydum mu, ne yaparım bilir misin? Bir daha hatırlamayacak kadar bıkıp da kurtulmak için yerim, yerim... Ya da tiksintiyle hatırlamak için. Bak bir zamanlar çocukken, kirazlara karşı anlatılmaz bir tutkum vardı. Param olmadığı için azar azar alıyor, yiyor, yine istiyordum. Gece gündüz kiraz düşü nürdüm, salyalarım akardı; işkenceydi bu! Günün birinde, kızdım mı, utandım mı, bilmiyorum; baktım ki kirazlar bana istediklerini yaptırıyorlar ve beni rezil ediyorlar, ne plan kurdum bilir misin? Geceleyin yavaşça kalktım, babamın ceplerini yokladım, gümüş bir mecidiye bulup çaldım. Sabah sabah da kalktım, bir bahçeye gidip bir sepet dolusu kiraz satın aldım. Bir çukurun içine oturup başladım yemeye. Yedim, yedim, şiştim, midem bulandı, kustum. Kustum patron. O zamandan beri de kirazlardan kurtuldum; bir daha gözüme görünmelerini bile istemedim. Özgür oldum. Artık kirazlara bakıp şöyle diyordum: Size ihtiyacım yok! Şarap için aynı şeyi yaptım, sigara için de. Hâlâ içiyorum ama, istediğim anda 'harp' diye bıçakla keser gibi kesiyorum. Tutku bana egemen olamamıştır. Yurdum için de aynı şey. Hasret çektim, bıktım, kustum, kurtuldum."