Ben Feriha gibi gülemedim hiçbir zaman. Gülüşlerimi daha çocukluğumda iğdiş ettiler. Ciddi olmayı asık suratlı olmakla eş tutan büyüklerim, ben güldükçe kaşlarını birbirinin üstüne bindirip ters ters baktılar. Salondan mutfağa sekerek gittiğimde bile kulağımı büktüler. Öyle ya, seke seke sekmekte ustalaşacak, yeni figürler yaratacak, büyüyünce de karşılarına zillerini şıkırdatan bir dansöz olarak çıkacaktım onlara göre. Korkardım. Kapı gıcırtısı duyunca hemencecik derleyip toplar, ayak tıpırtısıyla da dişlerimin arkasına bastırırdım gülüşlerimi. Bedenim büyüdü ama gülüşlerim cüce kaldı bu yüzden. Sonra okul! Yasakların büyütüldüğü, bir başka bahçe. Cüce gülüşlerimi körebe aranışlarına dönüştüren uzun uzun yıllar...
Kendi kendimi gülerken yakalayınca çekindim. Gülücüğümü söndürdüm hemen. Hani, içimizden bir türlü söküp atamadığımız "El ne der?" korkusu işte. Kendi kendine gülene deli demiyorlar mı, deli oluyorum! Gözlerinden pembe buğular saçarak, otuziki dişini gökyüzünün maviliğine batıra batıra gülemeyen binlerce, milyonlarca insanın onca gülüşü nereye gizlediklerini düşündüm o an. Bu insanların, dedim, ya gülüş pınarları kurutuldu bir bir, ya da gülüşlerini bir yerlerde gizliyorlar. Sanırım erkekler, göğüs ceplerinde, kadınlar da çekmecelerinde. Diyorum ki, göğüs ceplerini ters çevirirsen, çekmeceleri açı-açıverirsen gökyüzüne kanatlanan gülüşler ortalığı nasıl da cıvıltıya boğar kim bilir?