Kafka Milena’ya o kadar mektup göndereceğine bir bidon otlu peynir gönderseydi her şey çok daha farklı olabilirdi
Yaz balkonunu seviyorum ve hayatı da
Belki benim kâğıt param Bi' şekilde, döne dolaşa Senin cebine girmiştir Belki aynı posta kutusuna Değişik zamanlarda da olsa Bi'kaç mektup atmışızdır Ayın karpuz dilimi gibi Batışını izlemişizdir deniz kıyısında Aynı köşeye oturmuşuzdur köhnede Belki de bi'kaç gün arayla Olamaz mı? Olabilir
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Geç Kalan Mektup
Hayat, bazen cevabını yıllar sonra aldığımız sorularla olgunlaştırır insanı...
"O bana mektup yazardı, ben ona yazamazdım. Elin kızının evine mektup mu gönderilir? Ayıptır. Yaşadığı şehirde bir gazete çıkardı, ben o gazeteye şiirler yazardım. Herkes şiir sanırdı; Mihriban bilirdi ki onlar kendisine yazılmış mektuplardı." -Abdurrahim Karakoç
Unutulmuş Mektup: Edebiyatın Kaderini Değiştiren Hikâye Bu, yetim doğan küçük bir kızın hikâyesidir. Annesi Ferdinande, güzel ve soylu bir aileden gelen bir kadındı. Doğumdan sonra hayatını kaybetti. Yıl 1903’tü. Doğumlar hâlâ evde gerçekleşiyordu; ne para ne de toplumsal statü yaşamı garanti edebiliyordu. Marguerite, annesini hiç tanımadı. Belki bazen onu düşünürdü. Belki de düşünmezdi. Ama… insan hiç sahip olmadığı bir şeyi nasıl özlerdi ki? Fransa’nın kuzeyinde, görkemli bir villada babası ve büyükannesiyle birlikte büyüdü. İkisi de onu çok severdi. Marguerite, yaşıtlarına göre çok ileri, kitaplara düşkün bir çocuktu. Sekiz yaşında Racine ve Aristophanes’i yutuyordu adeta. On yaşında Latince, on iki yaşında ise Yunanca okuyordu. Bilgili ve şefkatli bir adam olan babası, her türlü merakını destekliyordu. Ama hayat, ne kadar öngörülemezse o kadar da acımasızdı. Birkaç yıl içinde Marguerite tamamen yalnız kaldı. Naziler Fransa’yı işgal etmişti. Hayatta kalmak için başka çaresi kalmayınca Amerika Birleşik Devletleri’ne kaçtı. Fransız edebiyatı ve sanat tarihi öğreterek — zor da olsa — yaşamını sürdürdü. Aralık 1948’de, savaş bitmişti. Yıllar önce İsviçre’de bir arkadaşında bıraktığı eski bir bavul kendisine ulaştı. İçinde aileye ait evraklar, unutulmuş belgeler… ve başka bir şey vardı. Bir mektup. “Sevgili Marco, bu sabah doktoruma gittim…” Marguerite, bunu yazdığını hatırlamıyordu. Marco da kimdi? Mektubu tekrar okuyunca her şey aydınlandı: Marco, Marcus Aurelius’tu ve mektubun yazarı, İmparator Hadrian’dı. Bu satırları yıllar önce, babasıyla yaptığı bir İtalya gezisinde Hadrianus Villası’nı ziyaret ettikten sonra yazmıştı. Bu metin, bir öykünün ilk kıvılcımıydı; uzun süre uykuda kalmıştı… ta ki o güne dek. Ve yıllar sonra şöyle yazacaktı: “O andan
“o bana mektup yazardı, ben ona yazamazdım. elin kızının evine mektup mu gönderilir, ayıptır. yaşadığı şehirde bir gazete çıkardı, ben o gazeteye şiirler yazardım. herkes şiir diye okurdu ama mihriban bilirdi ki kendineydi o mektuplar.” | Abdurrahim Karakoç, / Mihriban