Bazı kayıpların mezarı olmuyor.
Ne bir vedası oluyor, ne gerçekten kapanan bir yarası… Sadece yıllar geçiyor ve insanlar yaşamaya devam ediyormuş gibi yapıyor. Ama bazı acılar, insanın içinde zamanı durduruyor.
Bir çocuğun kayboluşu sadece bir insanın eksilmesi değildir bazen…
Bir evin sesi gider, bir annenin nefesi yarım kalır, bir kardeğin çocukluğu olduğu yerde kalir.
'Yaban Mersini Toplayıcıları' böyle bir hikâyeye çekiyor sizi. Sessizce ama olabildigine derin
1962 yazında, yaban mersini toplamak için tarlalara gelen Mi’kmaq yerlisi bir ailenin en küçük çocukları Ruthie bir anda ortadan kayboluyor. Ve onu son gören kişi, abisi Joe oluyor. O anın ağırlığı ise sadece bir güne değil, yıllara yayılıyor.
Joe karakteri beni kitabın en çok yaralayan taraflarından biri oldu sanırım. Çünkü bazen insan bir olayı unutmaz, sadece o suçluluk hissiyle yaşamayı öğrenir. Joe’nun yıllar boyunca taşıdığı sessizlikte bunu hissediyoruz. Kaybolan sadece kardeşi değilmiş gibi… Çocukluğunu, huzurunu ve kendine duyduğu güven de onunla birlikte kaybolmuş gibiydi.
Diğer tarafta Norma var. Hayatı boyunca içinde açıklayamadığı bir boşlukla yaşayan, ait olduğu yeri bilmeden büyüyen bir kadın. Onun bölümlerini okurken sürekli görünmeyen bir kırıklığın satır aralarında dolaştığını hissettim. Sanki Norma karakteri kendi hayatının bile yabancısıydı.
Bu hikayede olayın sessizlikle anlatılması kitabın en etkileyici tarafıydı. Öfke bağırmıyor, acı kendini göstermeye çalışmıyor ama biz okurken her sayfada o eksikliği hissediyoruz.
Hikaye aslında sadece bir kayıp hikâyesi değildi.
Kimlik, aidiyet, köklerinden koparılmak ve nesiller boyunca taşınan yaralar üzerine çok güçlü bir anlatıydı. Özellikle yerli halkların yaşadığı acıları arka planda hissettiriş şekli oldukça etkileyiciydi. Hikâyede sonlara