Evet, aşk neydi? Güllerin arasından esen bir rüzgar, yok yok kandaki sarı fosforlaşma. Aşk yaşlıların kalbini bile yerinden hoplatan cehennem ateşi sıcaklığında bir müzik, akşam çökerken kocaman açan bir papatya ve bir dokunuşta, bir nefeste kapanan bir anemon çiçeğiydi.
Aşk böyleydi işte.
Aşk insanı mahvedebilir, tekrar ayağa kaldırabilir ve yeniden dağlayabilirdi; bugün beni yarın seni ve ertesi gece onu sevebilirdi, işte böyle istikrarsızdı. Ama kırılamaz bir mühür mumu gibi sağlam kalabilir, ölüm gelip çatana kadar sönmeyen bir ateş gibi yanabilirdi de çünkü bu kadar sonsuzdu işte. O zaman aşk nasıl bir şeydi?
Ah, aşk yıldızlı bir yaz gecesidir, mis kokulu topraktır. Ama aşk neden bir gencin gizli yollara sapmasına, bir yaşlının ıssız odasında otururken parmak uçların yükselmesine yol açıyordu? Ah aşk, insanın yüreğini bir mantar tarlasına çevirir, gizemli ve küstah mantarların verimli ve arsız bahçesine.
Aşk gece vakti bir keşişin kapalı bahçelere sızmasına ve uyuyanların pencerelerine göz dikmesine sebep olmaz mı? Aşk rahibeleri aptala çevirip prenseslerin anlayışını köreltmez mi? Kralın başını yere çarpar, saçları yerlerin tozunu, pisliğini süpürür ve tüm bunlar olurken kral kendi kendine ağzına alınmayacak laflar eder, güler, dilini çıkarır.
Aşk böyle bir şeydir işte.
Hayır, hayır, yine çok farklıdır, dünyadaki hiçbir şeye benzemez. Aşk, bir bahar akşamı genç bir adam bir çift göz gördüğü anda dünyaya geldi, bir çift göz. Genç gözünü ayırmadan baktı ve gördü. Bir dudağı öptü, o anda sanki kalbinde bir çift ışık birbirini bulmuştu, bir güneş bir yıldıza karşı ışıldıyordu. Bir kucağa düştü, o zaman koca dünyada ne bir şey duydu ne de bir şey gördü artık.
Aşk Tanrı’nın ilk sözcüğü, aklından geçen ilk fikirdir. “Işık olsun!” deyince aşk doğmuştu. Ve yarattığı her