Burası da benim bildiğim gibi bir kasaba işte diye düşündüm.
Burada da evler, mağazalar, şarküteriler, okullar, köprüler, yollar, dispanserler, barlar, kafeler, mezarlıklar, cumartesiler, pazarlar vardı. Burada da sabahları erken kalkan pazarcılar, ucuz domates alabilmek içın pazarın sonuna kalan akşamcılar, okula giden çocuklar, kira artışından korkan kiracılar, geçim derdine düşmüş memurlar, gönül yarası taşıyan âşıklar, doktor kapısı aşındıran hastalar, karanlık köşe başlarında av bekleyen gaspçılar, bahçedeki haşerelere ilenen bahçıvanlar, yaptığı tatlının birazını tabağa koyup alt daireye indiren komşular, sarhoş babalar, güleç dayılar, dedikoducu akrabalar, sürdüğü kırmızı ruju fazla bulup evden çıkmadan önce son anda peçeteye silen genę kadınlar vardı. Her şey neden bu kadar hüzünlü görünüyordu peki? Anlayabildiğimiz için, anladığımız o şeyi çok iyi bildiğimiz için, değil mi? Ne kadar farklı olabilirdik ki birbirimizden?
Dünyanın öbür ucuna yürüsem de kasabalar kasaba, şehirler şehir, insanlar insandı. Ve bunca ayılığa rağmen, insanlar hep, insanlar daima, insanlar her yerde yalnızdı.