Melisa Özer

Galiba insan yaşı kaç olursa olsun, kanaya, kanata, güle, ağlaya, şükürle isyan arasında gidip gelerek her adımda biraz daha büyüyor. Sonra yeterince şanslıysa, bir gün yeniden çocuklaşacak kadar kocadığında, biraz usanarak, biraz bağışlayarak, biraz da omuz silkip artık o kadar da umursamayarak ölüp gidiyor. Genellikle sıradan bir şekilde. Ve her naslsa hazırlıksız. İyi ki de öyle.
Sayfa 492·Kitabı okudu
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Sığınabileceğim birine öyle ihtiyacım vardı ki, gerçek bir his bile aramamış, gördüğüm ilk kişiyi malum kostüme sığdırmaya çalışmıştım. Mesele Yakup'un bir erkeğe åşık olması değildi. Mesele Yakup'un başka birine åşık olması bile değildi. Mesele Yakup'un bana åşık olmaması, dahası benim de ona åşık olmak için makul bir sebebim bulunmamasıydı. Yolda yazdığım mektupları düşündüm. Yakup benimle ilgilenmiş olsaydı bile, sonuçta onları kendi kendime yazmamış mıydım? Her haltı yaşayış biçimim gibi. Kendi kendime, kafamın içinde. Bir yandan bunları düşünüyor, öbür yandan da halime gülüyordum. Ah be Seher, ölmemek için mi, yoksa yaşamak için mi aşka tutunmaya çalışıyorsun? Bu aşk masallarını kim anlattı ki sana, bu yaşında hålå kendine kanat takmak yerine kurtuluşu elâlemin kollarında arıyorsun? İyi oldu sana! Oh, iyi oldu.
Sayfa 443·Kitabı okudu
"Yok, bu Margaret, doğada hiçbir canlı o kemik iyileşene kadar başkasının yardımı olmadan hayatta kalamaz, diyor. Demek ki kemik kendi kendine iyileşmiş olamaz, o iyileşene kadar biri kemiğin sahibine bakmış. Yani biri birini sevmiş, önemsemiş, yardım etmiş. Hikâye orada başlıyor.
İnsan, dünyayla kurduğu rabıtayı kendi ihtiyaçları üzerinden anlamlandırıp neyin lüzumlu, neyin lüzumsuz, neyin zarif, neyin kaba, neyin akıllıca, neyin aptalca olduğunu öyle saptıyordu. Oysa dünya elbette hiçbirimizin etrafinda dönmüyordu. Bazen önyargılı, sıklıkla önyargılı olduğumu kabul etmek zorunda kaldım. Dünya için küçük, benim için büyük bir adımdı, fazla da köpürtmeden sessizce attım.
Yalnızız
Burası da benim bildiğim gibi bir kasaba işte diye düşündüm. Burada da evler, mağazalar, şarküteriler, okullar, köprüler, yollar, dispanserler, barlar, kafeler, mezarlıklar, cumartesiler, pazarlar vardı. Burada da sabahları erken kalkan pazarcılar, ucuz domates alabilmek içın pazarın sonuna kalan akşamcılar, okula giden çocuklar, kira artışından korkan kiracılar, geçim derdine düşmüş memurlar, gönül yarası taşıyan âşıklar, doktor kapısı aşındıran hastalar, karanlık köşe başlarında av bekleyen gaspçılar, bahçedeki haşerelere ilenen bahçıvanlar, yaptığı tatlının birazını tabağa koyup alt daireye indiren komşular, sarhoş babalar, güleç dayılar, dedikoducu akrabalar, sürdüğü kırmızı ruju fazla bulup evden çıkmadan önce son anda peçeteye silen genę kadınlar vardı. Her şey neden bu kadar hüzünlü görünüyordu peki? Anlayabildiğimiz için, anladığımız o şeyi çok iyi bildiğimiz için, değil mi? Ne kadar farklı olabilirdik ki birbirimizden? Dünyanın öbür ucuna yürüsem de kasabalar kasaba, şehirler şehir, insanlar insandı. Ve bunca ayılığa rağmen, insanlar hep, insanlar daima, insanlar her yerde yalnızdı.
Sayfa 288·Kitabı okudu