Doğduk ve büyüdük. Önce annemizi kokusundan tanıdık, sonra etrafımızdakilerin yüzlerini tanıdık. Zamanla konuşmayı öğrendik, kelimeleri doğru düzgün söyleyemeyen halimizle insanları güldürdük. Yürümeye çalışırken defalarca düştük, her düşüşümüzde kahkahaların yanı sıra annemizin endişeli sesi geldi kulaklarımıza. Varlıkların adını öğrendik, her gördüğümüz şey için ‘bu ne?’ sorusunu sorduk, bazen kendimizden bıktırdık insanları. Sonra daha küçücükken seçim yapmaya zorladılar bizi, kollarını açtı iki kişi hangisine gideceğimizi görmek adına, kollarına koştuğumuz kişiyi daha çok sevdiğimizi düşündüler, yanıldılar. Biraz daha büyüyünce karşımıza geçip aynı şekilde ‘anneni mi babanı mı seviyorsun?’ dediler, ikisinin yokluğu da aynı şeyi ifade ediyordu ama onlar bunu görmek istemediler, kesin bir cevap isteyip durdular. Anne tarafı akrabaların seni annene benzetti, baba tarafı akrabaları ise babana, kimse demedi ki ‘birilerine benzemek zorunda değil, herkes farklı, kimse kimseye benzetilmek zorunda değil’. Hep iki arada bir derede bıraktılar bizi, iki yolun sonu da uçurumdu oysa ki. Sen büyürken sana toplumun değişmez kuralları öğretildi, ‘bir hanımefendi gibi oturmalısın, erkekler daha değerlidir, sesin çok çıkmamalı, fikirlerini kendine saklamalısın’. Toplum kuralları ile bütünleştirmeye çalıştılar seni, kendi kurallarını koyan biri olmandan korktular çünkü onları korkuttular. Zamanla kendinin farkına vardığın dönemlerde seni bastırmaya çalıştılar. Düştüğünde kızsan güldüler, erkeksen kızdılar. Ağladığında kızsan ‘saçmalama’ dediler, erkeksen ‘erkek adam ağlamaz’. Yanlış yaptığında kızsan seni yargıladılar, erkeksen ‘bir daha yapma’ deyip güldüler. Birini sevdiğinde kızsan ‘şuna bak sahte juliet’ dediler, erkeksen ‘aferin paşama’ deyip pohpohladılar... Eşitliğin olmadığı