İnsan kendisi istemeden dünyaya geliyor, çocukluğu boyunca açlık ve soğuktan kıvranıyor ve tüm bunlara dayanabilip hayatta kalmayı başardığı için vücudu onu büyüdüğünde iki kat daha fazla açlıkla cezalandırıyor, sonra patronları ve usta aşı, askerler ve kraliyet taburu tarafından işkenceye maruz kalıyor, kırklı yaşlarına geldi artık, düşündüğünü açıkça dile getiriyor ama bu durum onun tutuklanmasına sebep oluyor, hapishanede küçük görülmeler ve aşağılanmalar da cabası, özgürlük bile bir tokat gibi geliyor insana, yere atılmış bir ekmek gibi, bakalım onu alacak mısın.
İşçiler bu yalanları yayan rotatif makinelerini neden parçalamıyor, neden sadece konuşup sövüyor, ama sonra hiçbir şey olmamış gibi günlük işlerine gidiyorlardı?
Ateş etsenize...ateş edin, katledin, öldürün...Neyi öldürmek istiyorsunuz sahi? Sefil evlerimizi kurşunlayarak öldürebilir misiniz...açlığımızı...hastalıklarımızı...ya işsizliğimizi? İşçi katilleri sizi! Yaşasın, yaşasın, tabacalarınızla ve toplarınızla asla öldüremeyeceğiniz o şey yaşasın: YAŞASIN DÜNYA DEVRİMİNİN ZAFERİ!
Yüzleri renksizdi, sessizdiler. Bu yüzler yılların ağır işlerinin yorgunluğunu ve gündelik endişelerin ortak izini taşıyordu: adeta ezilen sınıfların üniformasıydı bu izler.
Yaşam hemen her yerde aynıydı; çirkin, kokuşmuş, böcekler tarafından istila edilmiş, utanç verici sırlar ve karanlık köşelerle dolu... Yine de yaşam yaşamdı, elinden gelenin en iyisini yapmak zorundaydı.