Tüm zamanların en iyisi tüm zamanların en kötüsüydü, diye muazzam denilecek bir cümleyle başlıyor ve o anda içerisine çekiyor kitap insanı. Fransız ihtilali zamanını anlatıyor; çikolatasını içmek için dört kişiyi başında diken aristokrat da ezilmişliğinin, yok sayılışının, canının beş para etmezliğinin tüm hıncı ve kinini intikam ateşiyle yakan proletarya da tüm çıplaklığı, gerçekliği ve cürretinin korkutuculuğuyla anlatılıyor. Olay örgüsüyle, diliyle, karakterleriyle tam bir klasik eser. Bir şarap fıçısının devrilmesini anlatan bölüm var ki kendini defaatle okutur. Hayretle okunan onca anlatılan olmaz bunlar dünyada dedirtmiyor da. Okumayı düşünüp de erteleyenler ön sıralara almalı bu kitabı.
Ayfer Tunç güçlü kalemi ve güçlü kurgusuyla çocukluk travmalarının insanın peşini bırakmadığı, bir tükeniş hikayesini, "modern toplum" un ünsanı suratına çarpan eleştirisini sunmuş bizlere. Sarsıcı bir roman.
Naif bir dille anlatılan baba oğul öyküsü. Bitmeyen gidiş gelişlerin, yaşlılığın, yaşlı bir babayla omuz omuza durmaya çalışan onu ve kendisini en çok da okuyanı ölüme hazırlayan bir kitap.
1950'liler ve 60'ların Türkiyesinde gencecik bir kadın olan Günsel ile kitabın sonunda kimsenin anlamadı seni diye sesleneceğiniz Kenan'ın hikayesi. İlk değildi okumam galiba her 10lu yaşlar başında okuyacağım. 20ler de başka 30larda başka anlamlar. 40larda görüşmek üzere Günsel ve Kenan
Dilinin akıcılığı ve üslubunun insanı yormamasıyla birkaç saatte bitti kitap. Elimde oturduğum semti anlatan, aynı sokaklardan geçtiğim, aynı apartmanda olmasam da muhtemelen tam karşı çaprazımda oturan Cemil'in iç konuşmaları, düşüncelerinin birbirine karışması; modern çağda yaşamaya çalışan bir yazarın modernite ile insan yanının çelişkileri kaldı. Bir de Nazlı ile arasındaki basit gibi gözüken, o saf, içten aşkları kaldı.