Kuşlar çığlık çığlığa, cıvıltılarla, boğuk, titrek seslerle ötüyorlar. Büyük ağaçlar hışırdıyor. Seni çağıran, seni seven doğa oracıkta. Çiğnediğin otları hemen tükürüyorsun. Manzara seni pek etkilemiyor, tarlanın dinginliği seni duygulandırmıyor, kırın sessizliği seni ne sinirlendiriyor ne de yatıştırıyor. Gözünü kamaştıran tek şey bazen bir böcek, bir taş, düşmüş bir yaprak, bir ağaç sadece. Bazen saatlerce bir ağaca bakarak öylece duruyorsun, onu betimliyor, didik didik inceliyorsun; kökleri, gövdeyi, dalları, yaprakları, her bir yaprağı, yapraktaki her bir damarı, sonra yeniden her bir dalı inceliyorsun ve böylece aç bakışının ısrarla görmek istediği ya da yarattığı ilgisiz biçimlerin sonsuz oyunu sürüp gidiyor: surat, şehir, labirent ya da yol, armalar ve atlı seferler. Algıların geliştikçe, giderek daha sabırlı ve daha esnek oldukça ağaç paramparça oluyor ve yeniden doğuyor, yeşilin bin bir çeşidi, aynı ama yine de farklı binlerce yaprak. Tüm yaşamını bir ağacın karşısında geçirebilirmişsin gibine geliyor, onu tüketmeden, anlamadan, çünkü anlayacağın bir şey yok; sadece ona bakarak.