Gerçekle gerçeküstü tıpkı yin ile yang gibi iç içe geçerek birbirini tamamlayan bir bütündü. Gerçeğin içinde gerçeküstü, gerçek üstünün içinde de gerçek vardı ve birbirlerini sarıp sarmalamışlardı. O yüzden gerçek üstünün peşinden giderken gerçeğe takılıyordu insanların ayakları ve gerceğin peşinden giderken de gerçek üstüne, Tipkı ölümün peşinden giderken hayata, hayatın peşinden giderken ölümemtakılması gibi ayakların.... aklın... kaderin..
"Tanrı dedikleri rastlantı olmalı,' dedi kendi kendine. "Tanrı dedikleri rastlantı! Madem gelmiş geçmiş tüm inançların sorgusuz sualsiz varlığını kabul ettikleri tanrı, hayatı spermlerin ve yumurtaların, sonu varlık mucizesine varan rastlantısal maceralarıyla başlatıyor; madem her an, her durumda yaşam rastlantıya, rastlantı yaşama hizmet ediyor; o zaman rastlantı tanrının ta kendisi olmalı.. işte bu yüzden rastlantı küçümseyemeyiz," diye düşündü ve o an tanrıya tapar gibi taptı rastlantıya... Her şeyi -ölümü, doğumu, aşkı, kazancı, kaybı, nefreti, gelmişi, geleceği, olmuşu, olacağı- elinde tutan, avucunda saklayan ve sürprizlerle dolu olan rastlantıya...
Odamı sınırlayan dört duvar arasında, varlığımı ve düşüncelerimi kuşatan hisarın içinde ömrüm azar azar eriyor bir mum gibi, hayır, yanlışım var, ömrüm bir oduna benziyor, ocaktan düşen bir oduna: Öteki odunların ateşinde kavrulmuş, kömürleşmiş, ama ne yanmış, ne olduğu gibi kalmış bir oduna benziyor. Fakat diğerlerinin dumanından, soluğundan boğulmuş.