Bana çocukken okuduğum yabancı romanları hatırlatan gizemli yapısıyla daha ilk sayfalarda beni kendisine çekmeyi başardı kitap. Bu kitapta klasik polisiye romanlarından farklı olarak sadece polislerle birlikte iz sürmüyor, aynı zamanda mağdurların ve hatta cinayet şüphelilerinin duygularına da hakim oluyoruz.
Betimlemeler bana uzun gelse de bu kısımlarda da yazara özgü cümleler görme şansımız oluyor. Bunun dışında kitabın son derece akıcı bir dili olduğunu söylemeliyim. Bu akıcılığa, özellikle son 150 sayfada olayların hızlanması da eklenince kitabı nasıl bitirdiğimi anlayamadım bile. Bir çırpıda bitiverdi kitap.
Olay örgüsü son derece zekice kurgulanmıştı. Ahmet Ümit'ten sonra bu türde ilk defa böylesine beğendiğim bir olay örgüsü ile karşılaştım.
Özellikle çoklu kişilik bozukluğu yaşayan Nazlı'nın duyguları ve iç dünyası bize o kadar iyi yansıtılıyor ki birçok bölümde kendimi Nazlı'ya sarılmak isterken buldum.
Yazar zekice kurguladığı bu polisiye öyküyü psikoloji ve felsefe ile de gayet güzel süslemiş. İnsanlara yaşattıklarımızın mutlaka bizi tekrar bulacağını sık sık vurgularken, "Her gecenin bir sabahı, her kışın bir baharı vardır..." diyerek bize umut aşılamayı da ihmal etmiyor.
Okuduğum ilk Başak Sayan kitabıydı ama son olamayacak gibi görünüyor...