Elena Ferrante’nin Yetişkinlerin Yalan Hayatı aslında düz bir hikâye anlatmaktan çok, büyümenin sancılarını, aile sırlarının içimizde açtığı yaraları ve bir çocuğun gözünden yetişkinliğin kırılganlığını gösteriyor.
Giovanna’nın gözünden ilerleyen roman, çocukluktan ergenliğe geçişte “kendi yüzünü” arama mücadelesiyle başlıyor. Babasının bir anlık, kırıcı bir cümlesi “halan Giovanna’ya benzemeye başladı onun iç dünyasında bir deprem yaratıyor. Bu küçük cümleyle birlikte, çocukken güven duyduğu ebeveyn figürleri birer birer maskelerini indiriyor; annesinin ve babasının kusursuzluğunun bir yanılsama olduğunu, aslında herkesin yalanlarla örülü bir hayat yaşadığını görmeye başlıyor.
Kitap boyunca Napoli’nin iki yüzü bir yanda entelektüel, şık semtler; diğer yanda yoksulluğun ve sert gerçeklerin yaşandığı mahalleler Giovanna’nın içindeki çatışmayı simgeliyor. Halası Vittoria, kaba ama tutkulu varlığıyla, Giovanna’nın ailesinin temsil ettiği düzenli, steril dünyanın karşısında duruyor. Onunla kurduğu bağ, genç kızın hem özgürleşmesine hem de daha çok kafa karışıklığı yaşamasına sebep oluyor.
Özünde Ferrante bize şunu gösteriyor: büyümek, yalnızca yaş almak değil; ebeveynlerin yalanlarını, toplumsal maskeleri, sevgiyle şiddetin birbirine karışabildiği karmaşık ilişkileri fark etmek. Giovanna, bu keşiflerin içinde hem parçalanıyor hem de kendi benliğinin ilk taşlarını döşüyor.
Bence kitabın asıl gücü, Ferrante’nin hiçbir cevabı kesin olarak vermemesinde yatıyor. Giovanna’nın soruları sürekli çoğalıyor: yüzümüz kime benzer, yalanlar olmadan yaşanabilir mi, sevgi aslında ne kadar güvenilir bir duygu? Ve biz de kitabı bitirince onunla birlikte bu soruların ağırlığını taşıyoruz.