Pınar Kür’ün Asılacak Kadın romanı, beni hem sarsan hem de düşündüren bir metin oldu. Kitap boyunca sürekli “toplumun adalet anlayışı gerçekten adalet mi?” sorusu zihnimde dolaştı. Bir kadın üzerinden bütün bir toplumun ikiyüzlülüğünü, ahlak kalıplarını ve adalet sisteminin acımasızlığını okumak insana kolay gelmiyor. Sanki sayfalar arasında dolaşırken, mahkeme salonunun soğukluğunu, insanların acımasız bakışlarını ve yalnız bırakılmış bir kadının çaresizliğini iliklerime kadar hissettim.
Romanı okurken en çok içimi burkan şey, kadının suçundan çok kimliğinin ve “kadın” olmasının yargılanmasıydı. Bazen durup düşündüm, aynı durumda bir erkek olsaydı toplum ona nasıl yaklaşırdı? Belki bu sorunun cevabını herkes biliyor ama yüzleşmek istemiyor.
Pınar Kür’ün dili akıcı ve çarpıcı. Her bölümde gerilim yavaş yavaş yükseliyor, karakterin kaderine doğru yürüyüşünü çaresizce izliyorsunuz. Zaten en güçlü yanı da bu: okuru seyirci olmaktan çıkarıp bir çeşit tanığa dönüştürüyor. Benim için kitabın bıraktığı duygu, öfke ve hüzün oldu. Öfke, toplumun adaleti kılıf gibi kullanışına; hüzün, bir insanın yalnız bırakılışına.
Kısacası Asılacak Kadın, yalnızca bir karakterin değil, aslında hepimizin yüzüne tutulmuş bir ayna. Okuduktan sonra kolay kolay kenara bırakılmayan, zihinde yankısı uzun süre kalan bir roman.